Geri
İSÂR
- Osman Nûri Topbaş
..:: 1 ::..
Abdullah
bin Câfer -radıyallâhu anh- bir seyahat esnâsında,
bir hurma bahçesine uğradı. Bahçenin hizmetçisi
siyahî bir köle idi. Köleye üç adet ekmek getirmişlerdi.
Bu sırada bir köpek geldi. Köle, ekmeklerden birini
ona attı. Köpek ekmeği yedi. Öbürünü attı. Onu da
yedi. Üçüncüyü de attı. Onu da yedi.
Bunun
üzerine Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- ile
köle arasında şöyle bir konuşma oldu:
"
Senin ücretin nedir"
Siyahî
köle:
"
İşte gördüğünüz üç ekmek. "
"
Niçin hepsini köpeğe verdin"
Köle:
"
Buralarda hiç köpek yoktu. Bu köpek uzak yerden
gelmiştir. Aç durmasına gönlüm râzı olmadı.? dedi.
Abdullah
-radıyallâhu anh-:
"Peki
bugün sen ne yiyeceksin"
Köle:
"
Sabredeceğim, günlük hakkımı Rabbimin bu aç mahlûkuna
devrettim. " dedi.
Abdullah
-radıyallâhu anh-:
"
Sübhânallâh! Benim çok cömert olduğumu söylerler.
Bu köle benden daha cömertmiş! " buyurdu.
Ardından
da o köleyi ve hurma bahçesini satın aldı ve köleyi
azad edip, hurmalığı ona bağışladı. (Kimya-yı Seâdet)
Böyle
müşfik, merhametli ve derin duygulu şahsiyetler
yetiştiren İslâm, ictimâî nizamda fakir ve zengin
arasındaki husûmet ve hasedi izâle etmek, dengeyi
muhâfaza ve muhabbeti temin etmek için zekâtı farz
kılmıştır. İslâm kardeşliğini daha ileri bir seviyede
gerçekleştirmek ve her mü'mini "ganî bir gönle
sâhib kılmak" için vicdânî bir mecbûriyet olan
infâkı teşvîk etmiş ve onu da "îsâr" ile
zirveleştirmiştir. Zîrâ dînin asıl gâyesi, Allâh'ın
birliğini tasdikten sonra güzel insan, zarif insan
ve derin insan yetiştirebilmek sûretiyle cemiyete
huzûru hâkim kılabilmektir.
Bu
olgunlaşma, ancak gönülde tezâhür eden şefkat ve
merhamet hissi ve onun en güzel bir tezâhürü olarak
da kendi imkânını paylaşabilmek, hattâ bunun da
ötesinde îsâr tâbir olunan ve kendi ihtiyâcına rağmen
sâhib olunan nîmetlerden vazgeçerek onları verebilmenin
fazîlet ve seviyesine ulaşabilmektir.
Merhamet,
bir müslümanın kalbinde hiç sönmeyen bir ateştir.
Merhamet, insanlığımızın bu âlemdeki en mûtenâ cevheridir
ki kalb yoluyla bizi Hakk'ın vuslatına istikâmetlendirir.
Merhametli mü'min, cömert, mütevâzî, hizmet ehli
ve aynı zamanda rûhlara nizâm ve hayat aşısı yapan
bir gönül doktorudur. Yine merhametli mü'min her
sahadaki hizmetini sevgi ve şefkat ile yapmasını
bilen ümit ve îmân kaynağı bir varlıktır. O, rûhlara
huzur bahşeden her gayretin ön safında bulunur.
Yine o, sözü ile, yazısı ile, hâli ile her sefâlet,
çile ve ızdırabın civârında yerini alır. O, dertlinin,
muzdaribin yanında, sâhipsizlerin ve ümitsizlerin
baş ucundadır. Zîrâ bir mü'minde îmânın ilk meyvesi
rahmet ve merhamettir. İnsanlığın ahlâkı da Kur'ân
ile tamamlanmıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'i açtığımızda
karşımıza çıkan ilk sıfât-ı ilâhiyye Rahmân ve Rahîm?dir.
Rabbimiz, yüce zâtını, "merhametlilerin en
merhametlisi" olarak müjdeler ve kuluna kendisinin
ahlâkıyla ahlâklanmasını emir buyurur. Dolayısıyla
Hakk'a muhabbetle dolu bir mü'min yüreğinin, Rabb?in
bütün mahlukâtını şefkat ve merhametle kuşatması
îcâb eder. Rabb'i sevmenin netîcesi O'nun mahlûkâtına
muhabbet ve merhametle yönelmektir. Seven, sevilene
karşı sevdiği ölçüde fedâkârlık yapmayı bir zevk
ve vazîfe olarak telakkî eder. Allâh'ın mahlûkâtına
infak, Allâh'a muhabbet demektir.
Gerçekten
Allâh için vermenin umûmî ismi olan sadaka ve infâkın
nev'i çoktur. Bunların zirvesi ise ifade ettiğimiz
gibi îsârdır. Bu, başkalarının ihtiyaçlarını kendi
ihtiyaçlarına tercih etme fazîletidir. Bu ise her
olgun mü'minin vicdânen mükellef bulunduğu diğergâmlık
ve hassâsiyetin en yüksek noktadaki bir tezâhürüdür.
Îsârın feyizli iklîmine girebilmek, ancak rakîk
kalblerin ve ince rûhların kârıdır. Zîrâ asıl îsâr,
fakirlikten korkmaksızın verebilmektir. Bu hâl,
en güzel ve mükemmel sûrette peygamberler ve ehlullâhın
hayatlarında sergilenmiştir. Elbette böyle bir zirveye
çıkabilmek ve o yüce yıldızlara ulaşbilmek herkesin
harcı değildir. Ancak o ufuklara ne kadar yaklaşabilirsek
o kadar değerli nasîbler elde edeceğimiz hakîkatine
binâen îsâr hususunda en ufak bir adım dahî bizler
için vazgeçilmez bir ebedî kârdır.
Ebû
Hureyre -radıyallâhu anh-'ın rivâyetine göre; bir
adam Peygamber Efendimiz, -sallallâhu aleyhi ve
sellem-'e gelerek:
"
Ey Allâh?ın Rasûlü! Ben açım." dedi.
Rasûlullâh
Efendimiz, hanımlarından birine haber salarak yiyecek
bir şeyler göndermesini istedi. Fakat mü'minlerin
annesi:
"
Seni peygamber olarak gönderen Allâh'a yemin ederim
ki, evde sudan başka bir şey yok. " dedi.
Diğer
hanımlarının da aynı durumda olması üzerine Hazret-i
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashabına
dönerek:
"
Bu gece bu şahsı kim misafir etmek ister" diye
sordu.
Ensardan
biri:
"
Ben misafir ederim, yâ Rasûlallâh! " diyerek
o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına:
"
Evde yiyecek bir şey var mı" diye sordu. Hanımı:
"
Hayır, sadece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey
var. " dedi. Sahabî:
"
Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse
onları uyut. Misafir içeri girince de lambayı söndür.
Biz de sofrada yiyormuş gibi yapalım. " dedi.
Sofraya
oturdular. Misafir karnını doyurdu; onlar da aç
yattılar.
Sabahleyin
o sahabî Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in
yanına gitti. Onu gören Rasûl-i
Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
"
Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allâh Teâlâ
ziyâdesiyle memnun oldu. " (Buharî, Menâkıbu?1-ensar,
10; Tefsîru sûre (59), 6; Müslim, Eşribe, 172)
Hak
dostlarından Ramazanoğlu Mahmud Sâmî Hazretleri,
Hukuk tahsili yapmış olmalarına rağmen, bir kul
hakkına girmek korku ve endişesiyle bu meslekle
iştigâl etmeyip, Tahtakale'de bir işyerinin muhasebe
defterini tutmayı tercih etmişlerdi. Hazret, işe
gitmek için vapurla Karaköy'e geçerdi. Karaköy'den
Tahtakale'ye kadar ise, dolmuşa binmek yerine, bu
ihtiyâcından fedâkârlık yaparak yürüyerek gider,
o dolmuş parasını da infâk ederdi. Büyüklerin bu
yüksek ahlâk ve hâlleri bizler için ne güzel bir
nümûnedir.
Hakîkaten,
şahsî rahat ve konfordan, evlerin dekorundan, günlük
harcamalardan yapılacak küçük fedâkârlıklarla bile
olsa, bu yüce ahlâktan herkes nasîbince hisse almaya
çalışmalıdır.
Îsâr, cömertliğin de zirvesidir. Zira cömertlik,
malın fazlasından kendine lâzım olmayanı vermektir.
Îsâr ise, muhtâc olduğu bir şeyi kendisinden koparıp
vermesidir. Îsârın mânevî mükâfâtı da kulun fedâkârlığı
nisbetindedir. Cenâb-ı Hak, Mekkeli muhâcirlere
imkânlarını devreden ve onların ihtiyaçlarını kendi
ihtiyaçlarına tercihan gideren Ensâr-ı kirâmı şöylece
methediyor:
"...
Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile, onları
kendilerine tercih ederler (îsâr ederler). Kim nefsinin
cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
" (el-Haşr, 9)
Yermuk Seferi?nde şehîd olmak üzere bulunan üç yaralı
mücâhide ayrı ayrı verilmek istenen suyu her biri
diğerine havâle etmiş, neticede hiçbirine vefât
etmeden yetişilip su verilememiş ve hepsi de son
nefeslerinde bir yudum suya hasret kalarak şehîd
olmuşlardır.
Yine
Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-'ın Şam'a gidişinde
deveye binme sırası kölesine geldiğinde şehrin kapısına
varmış olmalarına rağmen deveye ısrarla kölesini
bindirmesi ve kendisi yaya, kölesi ise devenin üzerinde
olduğu hâlde Şam'a girmesi, kâ'bına varılmaz bir
infâk tezâhürüdür. Buna göre infak her zaman mâlen
olmaz. Böyle tavırlar da bir çeşit infak demektir.
İnfâkın
en yüksek derecesi olan îsâr, kendinden koparıp
verme, kendi hakkını din kardeşine devretme hâdisesidir.
Peygamber, sahâbî, evliyâullâh ve sâlih kullara
âid yüksek seviyede bir infak keyfiyetidir.
Hazret-i
Ali -kerremallâhu vecheh- ile Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu
anhâ-'nın şu hâlleri îsârın hakîkatini ne güzel
ifâde eder.
İbn-i
Abbas -radıyallâhu anh-?ın bildirdiğine göre Hazret-i
Ali ve zevce-i tâhireleri Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu
anhümâ-, evladları Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin?in
hastalıktan selâmet bulmaları üzerine üç gün adak
orucu tutuyorlardı. İlk gün iftarlık olarak arpa
unundan bir yemek yapmışlardı. Tam iftar edecekleri
sırada kapıları vuruldu. Gelen, aç ve yoksul biriydi.
Mübârek âile, ellerindeki yemeği cân u gönülden
Allâh için fakire ikram edip kendileri su ile iftar
ettiler. İkinci gün olup iftar vakti geldiğinde
bu sefer kapıya bir yetim gelmişti. O günkü yiyeceğini
de yetime verip yine su ile iftar ettiler. Üçüncü
gün ise iftar vakti bir esir yardım istemek için
kendilerine mürâcaat edince büyük bir sabır ve diğergâmlık
örneği göstererek iftarlıklarını esire bağışladılar.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|