Geri

TASAVVUFÎ TERİMLER (D)
..:: 3 ::..

   DEM: Farsça, soluk veya zaman manasınadır. Tasavvufta, sûfinin geçmiş ve gelecek endişesinden kurtularak içinde bulunduğu ânı yaşaması esastır. Bu hâli elde etmiş kişi, ibnu'l-Vakt adıyla anılır ve sürekli Allah'la beraberdir yani "ihsan" derecesine ulaşmıştır. Yine sûfilerde zaman, iki olay arasındaki zihnî mukayeseden ortaya çıkan mücerred ve zihnî bir mefhumdur. Nitekim, mekân da, kevn (oluş)'e uyar. Bir şey varlıkta ortaya çıkmadıkça, en, boy, yükseklik gibi mekanı belirleyen alanda bulunmaz. Zamanın gerçeği, sürekli yaşamakta olduğumuz "an" dır. Ân'larm sürekliliği ile, zaman mefhumu meydana gelir. Bu bakımdan akıp giden bu ân'a, "ân-ı dâim" denir. Bütün varlıklar, kâinat, her an gayben ayn'a, ayn'dan gaybe gitmektedir. Yaratılış bu yüzden daimidir. Ve bir an önceki âlem, bir sonraki âlemin aynısı değildir. Sûfi, her ân ne âlemde ise, ona göre, o anda tahakkuk eden âlem odur. Suretler geçer, hakikatler bakî kalır. Bu inanç sufîlerce, "dem bu dem, saat bu saat" atasözüyle belirtilir. Mevlevî gülbanginin son kısmında "dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrizî, Kerem-i İmam Alî, Hû diyelim" dendikten sonra, herkes baş keserek "Hû" der. Bundan maksat; zamanın gerçekte Mevlânâ'nın zamanı, zamana hâkim olan sırrın, Şems'in sırrı, kerem ve ihsanın Hz. Ali'nin keremi ve ihsanı olduğunu belirtmek, Allah'ın isimlerinden "Hû" demekle de, Bakî olan değişmeyen gerçek varlığın, ancak Allah olup şe'nleri (şuûn) değişse bile, gerçeğin değişmediğini anlatmaktır.
   Yemeğin pişip tam kıvamını bulması için, hafif ateşte bir süre bırakılmasına da, demlemek, demlenmek denir: Pilav demini aldı, çayı demledik vs. gibi. Bozulmuş tasavvuf okullarında, rakıya dem adı verilir. Bu gibi uyduruk tasavvuf? akımlar İslâm'ın özüne alabildiğine uzaktır.
Şeyhin, ölü kalbe hayat veren soluğuna da, dem adı verilir. Bu da, şeyhin müridine teveccüh ettiği sırada vuku bulur.

   DEMİRTAŞİYYE: Kütahyalı Mehmet Demirtaş (öl. 935/1529) tarafından kurulmuş bir tasavvuf mektebi. Halvetiyye'nin kollarındandır. Bu kol, Mısır'da hâlen yaşamaktadır.

   DEMLENMEK: Bektaşîlerce, islâm'ın haram kıldığı sarhoşluk veren şeyleri içmek hakkında bu tâbir kullanılır. Halk arasında da aynı mânâya gelir.

   DEMS: Arapça, gömmek demektir. Herhangi bir nesneyi ve onun izini kalbten silip atmak.

   DENİZ-DERYA: Allah'ın gücü, bilgisi, sıfatlan,ucu bucağı olmayan bir ummana benzetilir. Kulun bunun karşısındaki durumu, denizden bir damlacık bile değildir. Bu sonsuzluğa Kur'an'da, "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız (yani buna gücünüz yetmez)" (İbrahim/34) âyetiyle işaret olunur. Tasavvufî olgunluğu elde eden kişiler, artık temkîn makamına ermiştir. Onları, sevinç, üzüntü etkilemez, dağlar gibi makamlarında sabit, devamlı, Allah ile huzur halindedirler, işte bu makama ermiş, herşeyi hoşgören, başkasının incitmesinden incinmeyen, geniş gönüllü sufîlere "derya-dil" yahut "derya gibi adam" denir. "Denize dalmadıkça inci elde edilmez" atasözüyle, vahdet sırrına ermek için çalışmak, Allah'ta fani olmak gerektiği anlatılır. Yine "Deniz pislik tutmaz" atasözü de, gerçek olgunluğa erenlerin, başkalarının yermesinden etkilenmeyeceğini anlatır. "Onlar cahillerle karşılaştıklarında selâm derler" (Furkan/63) âyeti ile bu olgun kişilere işaret olunur. Sufîlerden Mahmûd Sâmî Efendi (k), "kalb-i selîm"i şöyle açıklardı: "Başkasını incitmemek, başkasından incinmemek".

   DER-BAHTEN: Farsça kumarda kaybetmek demektir. Önceden işlenen amellerin boşa gitmesi, kaybolması. Allah âşıklarının, Allah sevgisi uğruna en değerli sermayeleri olan amel ve ibadetleri bile gözden çıkarmaları, onlardan feragat etmeleri.

   DERD: Farsça gam, ızdırap, elem demektir. Sevgiliden sevene geçen ve katlanılmasına güç yetmeyen hâl. İlâhî aşk. Bu istenen bir derddir. En büyük derd, derdsiz olmaktır. "Allah derdini artırsın" bir Mevlevi deyimidir. Derdli, âşık demektir.
      Dolap niçin inilersin
      Derdim vardır inilerim
      Ben Mevtaya âşık oldum
      Onun için inilerim
                                 Yunus Emre

   DERDÂİYYE: Ashab-ı Kiram'dan Ebu'd-Derdâ Uveymir b. Mâlik el-Hazrecî (ö. 32/652-3)'ye nisbet edilen bir tarikat.

   DERECE: Arapça, artma veya yükselme basamağı, ulaşılan yer, mertebe, miktar, yücelik, mevki, rütbe gibi mânâları vardır. Yüksek derece, isim bakımından sıfatların cenneti, resm bakımından zât cennetidir. Burada bulunanlarjlâhî hakikatleri gerçekleştirmiş kişilerdir.

   DEREKE: Arapça alt kat, çukur, aşağı basamak demektir. Cehennemin katları: 1. Cehennem, 2. Lezâ, 3. Hutame, 4. Saîr, 5. Sakar, 6. Cahîm, 7. Hâviye.

   DERGÂH: Farsça. Kapı, eşik, kapı yeri, sığınılacak yer, makam, tekke gibi mânâları vardır. Tarikat mensubu şeyhlerle, dervişlerin ikâmetgâhı olan büyük tekkelere dergâh denir. Hürmeti arttırmak için şerif sıfatı eklenerek Dergâh-ı Şerîf de denilir. Kelime hafifletilerek "dergeh" şeklinde de telaffuz edilir.
      Bâb-ı Hak açıktır merd-i agâha
      Candan geçenlerdir eren Allah'a
      Hakikat yolundan ben bu dergâha
      İsteğiyle gelmiş kurbanlar gördüm.
                                                   Tokadîzâde Şekib

      Şah-ı evrenk-i velayet ki sezadır dense,
      Seg-i dergâh-ı sipihrin esedinden efdal.
                                                                     La edrî

   DERGÂH-I ÂLÎ: Farsça-Arapça. Yüce dergâh, büyük kapı demektir. Hükümdar sarayları ile merkezî tekkelerin giriş kapılarına denir. Bu gibi binaların ana giriş kapısı, büyük ve gösterişli olduğu için, bu tabirin aslî manası da, mecazî manası da doğrudur.

   DERGÂH-I MUALLÂ: Farsça-Arapça. Yüce kapı manasına olup, merkezî tekkelerin ve sarayların kapısına denir.

   DERGÂH-I ŞERİF: Farsça-Arapça, Şerefli, yüce dergâh. Mecazî olarak büyük tekkelere denir. Dergâh-ı Alî ile aynı mânâya kullanılır.

   DERKAVE: Ebu'l Hasan Ali Şâzilî (öl. 1238/1823)'nin kurduğu bir tasavvuf okulu. Cezûliyye'nin kollarındandır.

   DERÛN: Farsça, iç, bâtın demektir. Melekût âlemi, gönül âlemi, ruhanî âlem.

 

<<< ?nceki Sayfa| Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

 
Ziyaretçi Sayısı : 1565940