Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (H)
..:: 1 ::..
HA
: Zât'm varlık, hazır oluş ve ortaya çıkış
açısından düşünülmesi.
HÂB
: Farsça, uyku demektir. İradenin, beşerî
fiillerde fânî olması. Hâb-ı gaflet: Gaflet uykusu.
HABBE:
Arapça, tane manasına gelir. Habâb, su üzerinde
oluşan kabarcıklara denir. Fındık büyüklüğünde veya
daha küçük, akîk veya Necef taşından yapılmış tanelere
denir. Bunlar yuvarlak veya kesme olur. Bu taneler
ince ve gümüş bir zincire geçirilir. Düşmemesi için,
aşağı ucunda, gümüş telden bir yuvarlak bulunur.
Üst kısmı da iğnelidir. Bu şekilde iki habbe, gömleğin
veya Hayderiyenin sağ ve soluna takılır. Bunu "Hasan-Hüseyin
Sevgisi" ne işaret olmak üzere, Bektaşîler
kullanırlardı. Özellikle, Hz. Muhammed (s)'i, Fatıma'yı
ve oniki imamın kabirlerini ziyaret eden Bektaşîler,
sağ ve sollarına yedişer habbe takarlardı. Mevlevîlerde
habbe kullanma âdeti olmamakla birlikte, 1887'de
vefat eden
Fahreddin
Çelebi'nin fotoğrafında, göğsünün iki yanında birer
habbe görülür. Bir de, susma eğitiminde kullanılan
ve dil altına konan habbeden söz edilir.
HABBETÜ'L-KALB:
Arapça, kalbin habbesi, tanesi, Habbetü'l-Hadrâ:
Yeşil habbe: Habbetü's-Sevdâ: Siyah habbe.
HABİBİYYE
:
Kul, halktan ilgisini keser, Allah'ı kendisine dost
edinirse, ondan teklif düşer diyen sahte sûfiler.
HABİBİYYE:
Suriye'de bir Rıfaiyye kolu.
HABİBU'LLAH:
Arapça, Allah'ın sevgilisi demektir. Hz. Peygamber
(s)'in isimlerinden birisidir. Tazim ve hürmet maksadıyla
kullanılır.
Sevdi ol nuru, Habibim dedi Hak Hakânî
HABL-İ
METÎN: Arapça, sağlam ip. Kur'an-ı Kerim.
İlâhî azamet. İlâhî hükümler.
HABS-İ
NEFES, HABS-İ DEM: Kan anlamına gelen dem
Farsça, habs kelimesi ise Arapça'dır: Nefesi alıp
içeride tutmak, ânı, zamanı korumak, bir bakıma
durdurmak, hep aynı ânı yaşamak. Nefy-ü İsbât zikrinde,
sâlik, bir derin soluk alır, 21 Kelime-i Tevhidi
zihnî olarak ağır ağır çeker ve bu sırada soluk
üzerine soluk almaz.
Risale-i
Bahâiyye'de, kalble yapılan zikrin dört çeşit olduğu
kaydedilir: 1. Allah kelimesi, nefes ciğerde tutulup
bırakmaksızın, kalp ile (tefekkürî olarak) çekilir,
2. La ilahe illallah (Kelime-i Tevhid), nefes ciğerde
tutulmadan, normal soluk alış verişleri devam ederken
çekilir, 3. Kelime-i Tevhid, nefes ciğerde tutulmak
kaydıyla, kalbden (zihnen) çekilir, 4. Kelime-i
Tevhid, nefes habsedilerek zikredilir. Hoca Bahâeddin,
Hoca Muhammed Pârsâ'ya, gizli zikri öğretirken,
onun kafasını suya sokar "şimdi zikret bakalım"
der. O da ağzını açamadığı için, zikri, düşünce
planında çekmek zorunda kalır. O durumda ağızdan
ne hava çıkmakta, ne de girmektedir.
HAC:
Arapça, gelmek, kastetmek vs. gibi çeşitli anlamları
olan bir kelime. Şer'an, bilinen bazı şartları taşıyan
iman sahibi kişilerin, senenin belli zamanlarında
(Zilhicce ayı), belirli kurallara uyarak, Mekke'de
Ka'be'yi ziyaret etmesine, Hac denir. Allah'a ulaşmak
üzere yapılan, mânâ planındaki yolculuğa da, Hac
denir. Derviş, bu haccında, varlık diyarından yokluk
diyarına hicret eder, yolculuk yapar. Noksanlıktan
olgunluğa erer. Mikatta, riya gösteriş elbisesini
soyunur, takva elbisesini bembeyaz pırıl pırıl olarak
giyer; dünyadan sıyrılır, Arafat'ta arif olarak
durur, Hakk'ın âfâk ve enfüsteki âyetlerini müşahede
eder, nefs koçunu (veya hayvanını) Mina'da keser,
kurban eder, nefsinin şeytanî yönünü cemrelerde
taşlar, törpüler, Safa tepeciğinde saflık, Merve'de
mürüvvetliği elde eder. Ka'be'de Allah'ın haremine
girer, manevî neş'e ve ruhanî ferahlık bulur. Hac
ibadetindeki çeşitli uygulamalar ile, manevî olgunluğu
elde etme yolu (tasavvuf) arasında, bu tür sembolik
benzeşimlerin bulunuşu, gerçekten çok ilginçtir.
HACCACİYYE:
Ebu'l-Haccâc Yusuf b. Abdurrahmani'l-Kuşeyrî'ye
nisbet edilen bir tasavvuf okulu.
HÂCEGÂN
TARİKATI: Nakşbendiy-ye Tarikatı'nın bir
diğer adı. Hâcegân, Farsça'da, "hoca"
kelimesinin çoğulu olup "hocalar" manasına
gelir, iran kültür çevresinde bilim adamları için
bu tabir kullanılır. Bu tasavvuf okulunun liderlerinin,
tamamen ilmiyye sınıfına mensub olması münasebetiyle,
Hâcegân (veya hocagân) Tarikatı diye anılmıştır.
Hoca Abdülhalık Gucdevanî (ö. 1179-80)'nin fikirlerine
dayanır.
HÂCE:
Farsça, hoca, âlim, bilgin demektir. Çoğulu Hâcegân
veya hocagân'dır. Nakşîliğin erken dönemlerinde,
Orta Asya'daki şeyhlerin bilim adamı oluşu sebebiyle,
onlara hoca, hâce gibi isimler verilmiştir: Hoca
Bahâeddin Nakşbend, Hoca Abdülhalık Gucdevanî, Hoca
Arif Rivgirî, Hoca Yusuf Hamedanî vs. gibi. O dönemde
Nakşîlik, bu sebeple Hâcegâniyye adını almıştır.
Kısacası, Nakşîlik, ilim adamlarının yönettiği bir
tasavvuf okuludur.
HACER:
Arapça, taş demektir. Tasavvufta, insandaki latifeden
ibarettir. Hacer-i Esved'in siyah rengi alışı, tabîî
gereklilik sonucu, değişimi sebebiyledir. Bir hadis-i
şerifte Hz. Rasûlullah (s) şöyle buyurur: "Hacer,
sütten daha beyaz renkte olmak üzere indirilmişti.
Ademoğullarının hatâları, zamanla onu kararttı."
insanî latîfeden ibaret hacer, İlâhî hakikat üzerine
temellendirilerek yaratılmıştır. "Biz insanı
en güzel kıvam üzere yarattık" (Tîn/4) âyeti
bu mânâyı içerir, insanın bu güzel kıvamı, tabiat,
âdet, alâkalara yönelmek ve Allah'tan uzaklaşmakla
kararır. İşte bu mânâda olmak üzere "sonra
onu aşağıların aşağısına çevirdik" (Tîn/5)
denmiştir.
HACET
: Arapça, ihtiyaç duyulan şeye denir. Bunun
mukabili, fuzûl olup, kendisine ihtiyaç duyulmayan
şey demektir. Meselâ bir kat elbise hacet, ikincisi
fuzûldür. Yine sufilere göre, bir don, gömlek nefsin
hakkıdır, ancak bunun üzerine elbise giymek hacettir,
zaruret değildir. Bu durumda, (1) Don, gömlek (tepeden
tırnağa olan uzun gömlek) giymek: Nefsin hakkı,
zarurî (2) Bunun üzerine elbise: Hacet, (3) İkinci
elbise: Fuzûl.
HACIM
SULTAN MAKAMI : Bektaşî deyimidir. Meydan'daki
makamlardan biridir. Hacım Sultan Makamı'na aynı
zamanda, "Meydan Taşı" da denir. Her makamda
niyazda bulunulduğu gibi, burada da niyaz olunurdu.
Nasib alan tâlib, kılavuzunun delaletiyle bu makamın
ne olduğunu şu şekilde öğrenirdi: "Buna Meydan
Taşı derler. Hz. Pîr Efendimizin meydan celladı
deyu nasb buyurdukları, elinde kudret kılıcı ile
duran Hacım Sultan Makamı'dır. Bu, terbiyesiz, edebsiz,
erkânsız olanları yalancılık ve yolsuzluk edenleri,
terbiye edip yola gelinecek makamdır. Bu makamda
terbiye ederler".
HÂCİB-İ
HAK: Arapça, Hakk'ın kapı bekçisi anlamında
bir ifade. Mürşid-i Kâmiller, kulu Allah'a ulaştıracak
metodu (tarikatı, menheci) bilen ve öğreten mütehassıs
öğretmenlerdir. Onların ihsana veya vuslat'a ulaştırmadaki
metodlarına uyanlar, sonunda bir Yunus, bir Mevlânâ
olur. Bu şekli ile mürşid, kul ile Allah arasında
öğretmenlik görevi yapan biri olarak görülür, ibn
Sina, "Allah'ın huzuru, gelişi güzel herkesin
oraya giremeyecekleri kadar ulu bir makamdır"
demiştir. Tasavvufta bu ulu makama, bir öğretmen
ve bir usûl dairesinde girilmesi gerektiği kanaati,
önem arzeder.
HÂCİS:
Arapça, akla veya hatıra gelen şeye hâcis
denir. Çoğulu hevacis'tir. Kâşânî hâcis'i, nefsanî
düşünceler olarak tanımlar. Kalbe gelen ilk his
veya düşünceye de, hâcis denmiştir. (Hâtır-ı Evvel).
Buna, genellikle iyi ve hayırlı olarak kabul edildiği
için, Rabbânî Hatır adı da verilir. İlk hatır genelde
isabetli olur, hatalı olmaz. Bu hatır, nefsde gerçeklik
kazanırsa irade, kalbe yönelmesi durumunda kasd,
kuvveden çıkar tahakkuk mevkiine geçerse, niyet
adını alır. İrade, himmet, azim, kasd, hâcis'in
çeşitli şekilleridir.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|