Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (B)
..:: 1 ::..
BÂ:
Varlıkta, ikinci mertebeyi teşkil eder. Bâ ile yaratılmışların
hepsine işaret olunur.
BABA:
Ata manasınadır. Hürmete layık kişiler, yahut yaşlı
adamlar hakkında kullanılır. Oruç Reis'e hürmeten
Oruç Baba veya Baba Oruç denirdi. Bu kelimeye daha
çok Selçuklular devrinde rastlanmaktadır. Ahmed
Yesevi'nin Anadolu topraklarına gelmiş halifeleri
ve müridleri için kullanılan bir terimdir. Tasavvufta,
sülük yoluna giren, nefsini yenmiş topluma yararlı
hâle gelmiş, yani nefsinde ölmüş, ruhunda dirilmiş
kişiye baba denir. Bir sufînin mürşidi, onun mânevi
babasıdır. Bu tâbir, özellikle, Bektaşî şeyhlerinin
büyükleri için unvan olarak kullanılmıştır. Babalar
pîr evinin "Eyvallah Kapısfnda yetiştirilir.
Eyvallah, tam bir feragat demektir, teslimiyet ifade
eder. Müridin, olgunlaşma yolunda bu kapıdan geçmesi
gerekir. Burada bazı bedeni faaliyetlerde bulunulur:
Kazmak, kesmek, dikmek, çapa işi yapmak vs. gibi.
Bu şekilde derviş, Dede bağında üç yıl hizmet eder.
Orada haline razı olarak ikâmet eder, yaptığı işler
beğenilirse Büyük Baba tarafından kabul görerek,
tekkede derviş olur. Bu kez, tekkede oniki buçuk
yıllık uzun bir hizmet süresi söz konusudur. Bu
süre sonunda, nasibinde varsa, babalık makamına
nail olabilir. Baba tayininde kıdemden ziyâde, babalığa
ehil olunup olunmadığı hususu önceliklidir. Baba
olacak kişide bazı özellikler bulunması gerekir.
Bu özelliklerin bazıları şunlardır: Hitabet güçlülüğü,
mütebessim bir yüz, musikiye aşinalık. Bu şekilde
yetişen baba, ya açılacak bir baba makamını bekler,
ya da kendisine bir başka yerde tekke açmaya izin
verilir. Baba adı taşıyan çeşitli yer isimlerinin
bulunuşu, dikkat çeken bir başka husustur : Babadağ,
Babaeski, Baba Nakkaş Köyü, Baba Burnu vb. yerler,
hep buralarda yaşamış dervişlerin hatıralarını ismen
yaşatan yerleşim birimleridir. Mevlevîler, mürşide
baba demekte kibir gördükleri için, bu ifadeyi kullanmamışlardır.
Bu sebeple "falan şeyhin müridi", "filan
zâtın ihvanı", "şu şeyhin evlâdı"
gibi ifadeler, Mevlevîlerin kullandıkları deyimler
olarak görülür. Baba, çeşitli deyimlerin öğesi olarak
yaygın biçimde kullanılmıştır. Bunları şu şekilde
sıralamak mümkündür: Herhangi bir baba (mürşid),
evladına karşı babalık vazifesi görmüyorsa, bu kişi
hakkında "baba değil yaba", atasözü kullanılır.
Veya bu zattan bahsedilirken; "iskele babası",
"tırabzan babası", denir. İskele babası,
geminin durması için gemiden ve iskeleden atılan
kalın halatın sarıldığı kazığa denir.
BABAİYYE:
Abdülganî Pir Babaî (ö. 870/ 1465)'nin
kurduğu bir tasavvuf okulu.
BÂB-I
RIZADAN AYRILMA : Hoşnutluk,
memnunluk, razı olma kapısı mânâsını ifâde eder.
Tasavvufta, bir müridin, maneviyat yolundaki rehberini
ve arkadaşlarını memnun etmesi önemlidir. O, bu
uğurda çeşitli imtihanlara maruz kalır, razı olur,
isyan yoluna sapmaz. "Bab-ı rızâdan ayrılma",
yahut "Allah, bâb-ı rızadan dür (uzak) etmesin"
ifadeleri, hep bu yolda söylenmiştir.
BÂB-I
ŞERİF:
Arapça şerefli kapı demektir. Molla Hünkâr Celaleddin-i
Rumî'nin şimdiki türbesinin giriş kapısına verilen
ad. Anlatılanlara bakılırsa, bir tarikat edebi olarak,
eşiği öpülerek içeri girilir. Çıkarken de geri geri
yürüyerek, sırtın, türbeye çevrilmemesine itina
gösterilir.
BÂBU'L-EBVÂB:
Arapça, kapılar kapısı demektir. Tasavvufta ilk
makamı, yani tevbeyi ifade eden bir tâbir. Kul,
Allah'a yaklaşmaya bu kapıdan başladığı için, ilk
kapıyı ifade etmek üzere kullanılır. Tasavvufi olgunluk
yolunda yetmiş makam vardır : ilki tevbedir, sonuncusu
kulluk (abdiyyet) tur.
BACI-ANABACI
: Kızkardeşe bacı denir. Kur'ân'a göre,
inananlar kardeştir (Hucurât/10). Tasavvufta ise,
yol kardeşliği önem arzeder. Bu nedenle tasavvuf
yolunun yolcuları, birbirlerine, bu âyetten mülhem
olarak "kardeş" dedikleri gibi, yoldaki
kadınlara da "bacı" derler. Şeyhin hanımıysa
"anabacı" yahut "hanım sultan"dır.
BÂCIYÂN-I
RÛM: Anadolulu genç kızlar teşkilâtı. Osmanlıların
kuruluşuna tesadüf eden dönemde, çeşitli tasavvuf
okullarına mensup kadınlarca kurulmuş olan bu teşkilât,
askerî, dinî ve iktisadî alanlarda faaliyetler yürütmüşlerdi.
Bu teşkilât; Orta Asya'dan göç ile Anadolu'ya gelen
Türk boylarını misafir ederek, onlara bu yeni topraklarda
ev sahipliği yapmıştı. Teşkilâtın kurucusu Evhadüddin
Kirmanî'nin kızı, Ahi Evren'in hanımı Fatma Bacı'dır.
Konya yakınlarında Ulu Muhsine ve Kiçi Muhsine adlı
iki köyün, bu teşkilât mensubu iki kızkardeş tarafından
kurulduğu söylenir.
BÂCİYYE:
Ebû Sa'îd Hallâf b. Ahmed el-Bâcî et-Temîmî (ö.
628/1267) tarafından kurulmuş bir tasavvuf ekolü.
BÂD:
Farsça rüzgâr demektir. Her fâni (ölümlü) için varlığı
zorunlu olan ilâhî inayet.
BADE:
Farsça şarap mânâsına geldiği gibi, kadeh anlamına
da kullanılır. Divân edebiyatımızda bu kelime, daima
içki, şarap, sarhoşluk veren içecek anlamında kullanılmıştır.
Tasavvufî
sembolizmde, bade, aşk, zevk, ilâhî sevgi gibi mânâları
ifade etmiştir. Ancak, Bektaşîler bu mânânın ötesinde,
gerçek anlamda da kullanmışlardır.
Ne
gördü badede bilmem ki oldu bâde-perest
Müdîr-i
meşreb-i zühhâd gördüğün gönlüm.
Fuzulî
BÂDE-İ
ÇÛ NÂR: Farsça, ateş gibi içki demektir,
ilâhî ve kutsal nefes.
BÂDE-FÜRÛŞ:
Farsça, bileşik sıfat olup şarap satan demektir.
Tasavvuf edebiyatında kullanılmış bir terimdir.
Şeyh, mürşid karşılığında kullanılmıştır. Bektaşî
geleneğinde, kıyamet günü kevserin sunucusunun Hz.
Ali olacağını bildiren bir hadîse dayanılarak Hz.
Ali, hammâr, bâde-fürûş, mey-fürûş sıfatlarıyla
tavsîf olunmuştur.
BÂDE-İ
ELEST: Farsça-Arapça. Elest şarabı demektir.
Elest toplantısında sunulan bade.
BADİ:
Görünen, her şeyin başlangıcı, ortaya çıkan gibi
anlamları ihtiva eden Arapça ism-i fail. Hakk'ın
tecellisi ve ortaya çıkışı. Muayyen bir vakitte,
insanın içinde bulunduğu hâle göre, kalbinde ortaya
çıkan tecelli, orada bulunan diğer şeylerin hepsini
siler, yok eder.
BÂD-I
SABA: Farsça-Arapça bir terkib. Sabahları
doğudan esen ve güllerin açılmasını sağlayan latîf
rüzgâr. Ruhaniyet doğusundan gelen Rahmanı kokular.
"Rahman'ın nefesinin Yemen'den gelmekte olduğunu
hissediyorum" hadisi ile buna işaret olunur.
BÂD-I
DEBUR: Farsça-Arapça. Sam yeli. Batıdan
doğuya eser, nebatata zarar verir. Nefsin azgınlığından
kaynaklanan şer'î hükümlere aykırı olan istekler.
BAĞ:
Farsça
bahçe demektir. Neşeli ruhanî âlem.
BÂDİYE:
Arapça çöl, ova demektir. Varlık âlemi ve bu âlemdeki
engeller.
BAĞDAD
GÜLÜ : Kadirî tarikatı tâbirlerindendir.
Şeyhlerin başlarına giydikleri tacın üzerinde, içice
üç daireden oluşan ve gülü andıran yuvarlak parçaya,
Bağdad Gülü denirdi. Genel olarak güller, bir daire
onsekize bölünmek ve altışar altışar ipekle birbirine
birleştirilmekle dikilirdi. Bu gülün kenarı, şirâze
tarzında örme yapılırdı. Bu
gülün rengi hususunda belirli bir kayıt olmamakla
beraber, yeşil üzerine beyaz ibrişimle işlenirdi.
BAHAR:
Farsça. Türkçe'de de aynı anlamda kullanılır.
Müridin murakabe, vecd ve istiğrak hâlinde ruhî
âlemlere dalarak, mânâları idrâk etmesi ve rûhaniyyetin
zuhur etmesi olayına bahar denir.
BAHÇIVAN,
BİR GÜL İÇİN, BİN DİKENE HİZMET EDER : Burada
gül, mürid; bahçıvan da onu yetiştiren mürşiddir.
Hakiki mürid bir gül gibi çok zor yetişir. O güle
yetişsin diye hizmet eden şeyh, onunla beraber gül
olamayacak kapasitede dikenlere de hizmet eder.
Yani, yetişmeye kabiliyetli olmayanlara da hoş görü
ile muamele ederek onları etrafından kovmaz, onların
sivriliklerine katlanır.
Bağ-bân
bir gül için bin hara (dikene) hizmetkâr olur.
BÂHDADİYYE:
Abdullah b. Bahdâd'a nisbet edilen bir tasavvuf
okulu. Yemen'de yaygındır.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|