Geri
HAZRETİ ŞAHI NAKŞBEND Kuddise Sirruh
..:: 1 ::..
Tarikatın
imamı, samedânî gavs, rabbânî âlim, sıddîkıyet sırlarının
madeni, hak ve hakikatin bahası, Şâh-ı Nakşbend
Muhammed el-Üveysî el-Buhârî kuddise sirruh hazretlerinin
bazı menkıbeleri hakkındadır.
Reşehât'da
naklolunduğuna göre hicrî 718 yılının muharrem ayında
dünyaya geldiler. Hâce Ali Râmitenî hazretlerinin
zamanıydı. Doğuşu ve vefatı Kasr-ı Ârifan'da vuku
buldu. Kasr-ı Ârifan, Buhârâ'ya bir fersah mesafede
bir köydür.
Velayetinin
nişanları ve keramet nurları çocukluk çağlarından
itibaren sîmasında belirdi.
Bahâeddin, Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretlerinin
elinde yetişti. Emir Külâl hazretlerinden da aynı
şekilde terbiye gördü.
Hâce
Mahmud Fağnevî hazretlerinin zamanından, Seyyid
Emir Külâl hazretlerinin zamanına kadar bu tarikat
mensubları cehrî zikir için toplanırlardı. Hâce
Bahâeddin Nakşbend hazretleri gelince cehrî zikri
terkedip hafî zikri ihtiyar etti. Çünkü Hâce Abdülhâlık
Gucdüvânî hazretlerinin rûhâniyeti tarafından ona,
azimetlerle amel etmesi, ruhsatlardan gücü yettiği
kadar sakınması, cehrî zikirden de sakınması emredilmişti.
Hatta
Emir Külâl hazretlerinin etrafında cehrî zikir için
halka çevrildiği zaman Bahâeddin dışarı çıkar ve
iştirak etmez, bu hareket onlara ağır gelir ve öfkelerine
aldırmaz, havatırlarını düzeltmek için de teveccüh
etmezdi. Bahâeddin, Emir Külâl hazretlerinin hizmetinden
geri kalmaz, ona karşı olan âdabında zerre kadar
kusur etmez, onun bütün emirlerine karşı müstesna
bir teslimiyet gösterirdi. Emir Külâl hazretleri
de ona her zaman iltifat eder, bu iltifatı gün geçtikçe
artardı. Hatta bazan ihvanı huzuruna gelip Bahâeddin'in
bazan gördükleri hareketlerini anlattıklarında onları
kaale almazdı. Çünkü onu kıskanıyorlardı. Emir Külâl
hazretleri onlara cevabını tehir edip büyük küçük
bütün ihvanı mescidde topladıkları vakit onlara
dedi ki:
-
Hâce Bahâeddin hakkında bazı yanlış zanlara kapılmışsınız.
Allah Teâlâ onu kabul etmiştir. Fakat
siz onu tanıyamadınız. Benim nazar kılıp iltifat
edişim, Cenab-ı Hakk'ın onu kabul buyurmasındandır.
Bu
sözünü bitirdikten sonra Hâce Bahâeddin'i istedi.
Bahâeddin o zaman imarete süt taşıyordu. Bahâeddin
gelince ona iltifat edip:
-
Oğulcuğum, Hâce Muhammed Baba Semmâsî'nin senin
hakkındaki vasiyetini yerine getirdim. (Göğsüne
işaret ederek): Göğsüm senin terbiyen için kurudu.
Artık sana verebileceğim bir şey kalmadı. Senin
istidadın fevkalade yüksektir. Var git bundan sonra
kendine şeyh ara, istidadına göre onlardan istifâde
et!" dedi.
Hâce
Bahâeddin bundan sonra yedi sene Mevlânâ Arif hazretlerine,
sonra Şeyh Halil hazretlerine hizmet eyledi.
İki
defa hacca gittiler. İkinci yolculuklarında Hâce
Muhammed Pârisa beraberinde idiler. Hosarasan'a
vardığı zaman, Hâce Muhammed Pârisa ve beraberindekileri
Pâvend yoluyla Nişabur'a gönderdi. Kendisi, Mevlânâ
Zey-nüddin Taybâdî hazretlerini ziyaret için Taybad'a
gidip üç gün onunla kaldı. Hac dönüşüyle ihvanıyla
Nişabur'da toplanıp sonra Merv'e gitti. Bir müddet
orada kaldı. Emir Külâl hazretleri son hastalıklarında
bütün ihvanına vasiyet etti. Emir
Külâl hazretlerine:
-
Hâce Bahâeddin Nakşbend cehrî zikir yapmıyor, ona
nasıl tâbi olabiliriz? dediklerinde Emir Külâl:
-
Allah ona ne vermişse hepsi hikmettir. Ona muhalefet
etmeyin! buyurdu.
Şeyh
Ahmed bin Allan Makâmât'ında der ki: Hazret-i Hâce
Alaeddin Attar kuddise sirruh, Hâce Bahâeddin Nakşbend
hazretlerinin kudsi sözlerinden nakletmiştir: "Çocukluk
günlerimde Cenab-ı Hak bana büyük şeyh Hâce Baba
Semmâsî hazretleriyle şereflenmeyi müyesser kıldı
ve beni evladlığa kabul ettiler.
Hâce
Bahâeddin Nakşbend hazretlerinin muhterem dedeleri
anlatıyor: "Oğlum Bahâeddin'in doğumundan üç
gün sonra Hâce Baba Semmâsî, ihvanından bir topluluk
ile Kasr-ı Hinduvan'a geldiler. Kendisine intisab
etmek istiyordum. Ona tam bir muhabbetim vardır.
Aynı şekilde onu etrafımızdaki pek çok insan da
seviyordu. Gönlüme öyle geldi ki, "ona şu oğlumu
göstereyim, onun hakkında bir de adak adayayım."
Kemâl-i tazarru ile ona gittiğimde buyurdular ki:
-
Bu benim oğlumdur. Onu evladlığa kabul ettim.
Bundan
sonra yüzünü ihvanına çevirerek -ki bu meclisde
Seyyid Emir Külâl hazretleri de bulunuyordu- ona
hitaben:
-
Buralara uğradığımda bu güzel kokunun ne kadar arttığını
size kaç defa söylemiştim. İşte o güzel koku bu
mübarek çocuktan geliyordu. Ben bu çocuğun muktedâ-yı
alem, yani cümle alemin tâbi olacağı bir zât olacağını
ümid ediyorum.
Hâce
Alaeddin Attar hazretleri anlatır:
"Ben
onsekiz yaşlarındaydım. Dedem de benim bir an önce
evlenmem için gayret ediyordu. Beni, Semmâs'a, Hâce
Baba Semmâsî hazretlerine rica etmem için gönderdi.
Ben o mübarek beldeye varıp mübarek simasıyla şereflendiğim
gün akşam vakti kendileriyle sohbet ettim. Sohbetinin
bereketi hasıl oldu. İçimde tam tazarru ve meskenet
duydum. Gecenin sonunda kalkıp abdest aldım. İçinde
cemaat bulunan bu mescide girdim, iki rekat namaz
kılıp başımı secdeye koydum. Birçok dua ve tazarru
ederken bu esnada dilime geldi ve: "Ya Rabbi,
bana, belalara tahammül kudreti, muhabbet mihnetine
dayanma kuvveti ver" dedim.
Sabah
olunca Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretleri bana
teveccüh edip, firasetiyle, benden sâdır olanları
bana haber verdi. Dedi ki:
"Evladım,
dua ederken, Ey Rabbim, bu zayıf kuluna, razı olacağın
şeyi ver" de. Çünkü Hak Teâlâ'nın rızası, kulunun
belaya uğramasında değildir. Eğer O, sevdiğine bir
bela gönderirse, ondaki hikmetini de bildirir. İnsanın
kendi ihtiyarıyla belayı istemesi çok tehlikeli
bir iştir. Sabretmek
zordur. Kulun edebde kusur etmesi yakışmaz,"
dedi. Bundan sonra sofra serildi. Yemekten sonra
Hâce Baba Semmâsî hazretleri bana sofradan bir çörek
verdi. Onu almak istemedim. Bana: "Bunu al,
sana faydası olur" buyurdular. Ben de çöreği
aldım.
Hâce Hazretleriyle beraber Kasr-ı Ârifan yoluna
koyulduk. Yolda ben onun bineğinin arkasından ihlasla
gidiyordum. Bazan da gönlüme havâtır geliyordu.
İçime her tefrika geldikçe bana dönüp: "Gönlünü
muhafaza etmen gerekir" diyordu. Bu hallerin
müşahedesinden sonra bana yakîn hasıl oldu. Hazretine
muhabbetim arttıkça arttı. Yolda Hâce Hazretlerinin
sevenlerinin bulunduğu bir yere uğradık. Menzile
varınca Hâce Hazretlerinin bir talebesi güleryüzle
ve teslimiyetle karşılayıp oraya indirdi. Hâce hazretleri
o menzile inince o mürid birdenbire muztarib oldu.
Hâce hazretleri ona: "Bu halinin sebebi nedir?
Doğruca söyle!" dedi. O da: "Evimde süt
var, ekmek yok" diye cevap verdi. Hâce hazretleri
bana dönüp: "O çöreği şimdi getir. Gördüğün
gibi şimdi faydası oldu." buyurdular.
Bu
geliş ve gidişlerimizde beni devamlı murakabe eder,
her an kendilerine muhabbetim artardı.
Yine
Hâce Alaeddin Attar hazretleri naklederler: "Hâce
Bahâeddin Nakşbend Hazretleri şöyle anlatmışlardı:
Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretleri vefat edince
dedem beni Semerkand'a götürdü. Orası sayısız dervişle
dolu bir ehl-i kâlb diyarıydı. Beni onların yanma
götürüp gösterince onlara karşı tazarru ve muhabbetim
çoğaldı. Her biri bana iyi gözle ve halisane bakıyorlardı.
Bundan sonra beni Buhara'ya getirdi. Orada evlendirdi.
Kasr-ı
Ârifan'da ikamet ediyordu. (Bu esnada Hâce Bahâeddin
hazretleri buyurdular ki): "Buhârâ'da Kasr-ı
Ârifan'da iken Hâce Ali Râmitenî hazretlerinin tâc-ı
şerifleri bana ulaşıp geldi. O taç bana geldikten
sonra halim iyileşip başkalaştı. Kalbimde muhabbet
dolup taştı, ümidim kuvvetlendi. Sonra Emir Külâl
hazretleri Kasr-ı Ârifan'a teşrif ettiler ve buyurdular
ki:
"Hâce Baba Semmâsî hazretleri bana, "Oğlum
Bahâeddin'den terbiye ve şefkatini esirgeme! Eğer
onun terbiyesinde kusur edersen sana terbiye hakkımı
helal etmem" demiş, Hâce Emir Külâl de "Eğer
Hâce Hazretlerinin vasiyetini bırakıp da senin terbiyende
kusur edersem namerd olayım" diye adamıştı.
Hâce
Bahâeddin Nakşbend hazretleri anlatıyorlar:
Bir
gece rüyamda Hakim Atâ'yı gördüm. Türk şeyhlerinin
büyük-lerindendi. Rüyamda bana bir dervişi vasiyet
etti. Ben de o dervişin simasını daima hatırımda
tutardım. Kendisiyle görüşmek isterdim. Rüyamı nineme
söyledim, "Oğlum sana Türk şeyhlerinden bir
fütuhat olacaktır" diye tabir etti.
Bir
gün Buhârâ'da gezerken o derviş ile buluştum. İsmi
Halil idi. Fakat sohbetinde bulunmak nasib olmadı.
Kederli bir vaziyette evime döndüm. O akşam birisi
gelip: "Derviş Halil seni çağırıyor" dedi.
O zaman çok sevindim ve bir mikdar hediye alıp hemen
tazarru ve teslimiyetle gittim. Sohbetiyle şereflendim.
Bana iltifat buyurdular. Rüyamı söylemek istedim.
Bana Türkçe olarak: "Senin gönlündeki malûmumdur.
Beyana hacet yoktur" dedi. Bu sözü işittiğimde
bana bir hâl gelip muhabbetim arttı. Hizmetlerine
devam ettim.
Bir
müddet sonra Maveraünnehir sultanı vefat etti. Saltanatı
veraset yoluyla o dervişe intikal edip kendisine
Sultan Halil denilmeğe başlandı. O dervişi Buhara'dan
götürdüler. O da beni bareberinde götürdü. Saltanatından
önce kendisinde nasıl güzel haller gördümse, saltanatından
sonra da o halleri gördüm. Bana kâh yumuşak, kâh
sert muamele ederek tarikat âdabını öğretirdi. Marifet
âdabı hususundaki terbiyesinin seyr ü sülûkde çok
faydasını gördüm. Altı sene saltanat sürdü. Bütün
sırlarına mahrem oldum. Her işini de ben idare ederdim.
Ama zahirde hademe gibi zahir hizmetine koşardım.
Çok kerre has ihvanı toplandıklarında derdi ki:
"Her kim bize Allah rızası için hizmet ederse,
halk içinde aziz, Allah katında ise mukarreb ve
mükerrem olur." Bu sözünden beni kastettiğini
anladım. Zira benden başka kimse ona Hakk rızası
için hizmet etmezdi. Bu sözünden maksadı şu idi:
Sultana hizmet, saltanatından dolayı olmayıp doğrudan
doğruya Allah'ın azametinin gölgesi olduğu için
layıktır.
Altı
sene sonra saltanatı zeval buldu. Bundan sonra kalbim
dünyadan tamamen söğüdü. Ondan
sonra Buhâra'ya gidip Zivertun köyünde ikamet ettim.
Hâce
Alaeddin Attar hazretleri, Hâce Bahâeddin Nakşbend
hazretlerinin şöyle anlattıklarını nakletti: "Benim
uyanıp tevbe ve inabe etmeme sebeb şu hadise olmuştur:
Birisiyle bir evde yalnız oturuyordum. Gönlümde
onunla sohbet arzusu belirdi. Ona döndüm, konuşmaya
başladım. O anda kulağıma bir ses geldi, diyordu
ki: "Her şeyi bırakıp bütün kalbinle hazretimize
yöneleceğin vakit gelmedi mi?" Bu sesi duyduktan
sonra bana başka bir hal geldi. O evden çıktım.
Kararsızdım. Yakınlarda bir su buldum. O su ile
guslettim. Elbisemi de yıkadım. Bu mahviyet içinde
iki rek'at namaz kıldım. seneler geçti, bir daha
bu namaz gibi namaz kılmak istedim, fakat muktedir
olamadım."Şâh-ı Nakşbend Hazretleri buyurdular
ki: "Cenab-ı Hak'dan üç şey istedim. Hatifden
ses gelip "Onlar nelerdir?" dedi. Ben
dedim ki:
Birincisi: Buhara'daki kabristanda ne kadar yatan
varsa cümlesine şefaat edeyim, senin rahmetine nail
olsunlar.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|