Geri
DUÂ VE NİYAZLARI ARTTIRMAK
- M. Sâmî RAMAZANOĞLU
Allah
Teâlâ buyuruyor:
"Ey
İsrâil oğulları! Size İn'am etdiğim bunca nimetimi
ve sizi âlemlere tafdîl etdiğim zamanı hatırlayın.
Ve
öyle bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse,
hiç bir kimse nâmına bir şey ödeyemez. Kimseden
herhangi bir şefâat kabûl olunmaz. Kimseden bir
fidye yani bedel alınmaz, onlara herhangi bir sûretle
yardım da edilmez.
(Bakara suresi: 47-48)
Fakat
Biz ne dediysek de zulmedenler sözü kendilerine
söylenenden başkasına çevirmişler, Biz de o zâlimlerin
üstüne fâsıklıklarının bir karşılığı olmak üzere
gökden murdar bir azâb indirmişdik."
(Bakara sûresi: 59)
Fir'avn
bir gün rü'yâsında büyük bir ateşin Beytü'l-makdîs'den
gelip bütün Mısır'ı sardığını, oradaki kıbtîlerin
cümlesini çıkardığını ve Benî İsrâil'den kimseye
zarar vermediğini gördü. Kâhin ve sihirbazlara rü'yâsının
ta'birini sordu. Dediler ki:
-
Benî İsrâîl'den bir çocuk doğacak, sen onun eliyle
helâk olacaksın ve mülkün onun eliyle zevâl bulacak.
Fir'avn
bunun üzerine Benî İsrâil kabilelerinde doğan bütün
erkek çocuklarının öldürülmesini emretdi. Adamlarına
dedi ki:
-
Benî İsrâil'in kabîlelerinde doğduğunu gördüğünüz
yahud işitdiğiniz ne kadar erkek çocuk varsa derhal
katledeceksiniz. Kız çocuklarına dokunmayınız.
Ebeler
bu işle vazîfelendirildi. Can korkusuna bu cinâyeti
işlerlerdi. Rivâyete göre Mûsâ'nın da öldürülmesi
için onikibin çocuk, doksanbin de yeni doğan çocuk
katlolundu.
Allah
bu öldürülen çocukların cümlesinin kuvvetini, Mûsâ
aleyhisselâm-'a tasarruf kuvveti olarak verdi. Ve
bu sebeble onun mucizâtını zâhir ve bâhir kıldı.
Sonra
Benî İsrâil'in ihtiyârlarında da ölüm artdı. Kıbtîlerin
reisleri Fir'avn'a çıkarak:
-
Ölüm Benî İsrâil'i silip götürüyor. Küçükleri boğazlanıyor,
büyükleri ölüyor. Her halde biz de neticede aynı
âkıbete dûçar kalacağız! dediler.
Bunun
üzerine Fir'avn bir sene boğazlanıp bir sene bırakılmasını
emretti. Hârûn -aleyhisselâm- yeni doğan çocukların
boğazlanmadığı, Mûsâ aleyhisselam da boğazlandığı
senede doğdu.
Fir'avn
hânedânı bunca korkularına ve zulümlerine rağmen
Allah'ın kazâsından hiç bir şeyi def' edemediler.
Fir'avn bütün gücünü toplayıp kollarını paçalarını
sıvadı, o kadar didindi, fakat Mûsâ'nın doğmasına
ve yetişmesine mâni' olamadı. Çünkü Allah nûrunu
tamamlayacakdır.
Bunda
peygamberlerini üzen Benî İsrâil'e büyük bir belâ,
verilmesi pek güç bir imtihan vardı. Nefislerinin
mezmûm desîseleri, zulümâtı, son derece bozulan
ahlâk-ı ictimâiyyeleri ve peygamberlerinin Allah'dan
getirdikleri emirlere alabildiğine i'tiraz etmeleri
ve yapmamakda direnmeleri onları perişan etmişdi.
Bu
âyet-i celîlede tenbîh olunmaktadır ki kullara sürurlu
ve kederli zamanlarında gelen ni'metlere dâimi şükür,
musîbetlere ise sonsuz sabır ve tahammül göstermek
lâzımdır. Çünkü şükredilmezse ni'met azâba, sabredilmezse
musîbet helâke döner.
Eğer
îman gözü ile bakılır ve tedebbür edilirse görülür
ki, musîbetler Allah'a duâların azaldığı, ibâdetlerin
terk olunduğu, ma'sıyetlerin artdığı vakitlerde
umumî olarak gelir ki bunu Allah, kullarının ni'met
bolluğuna ve âfiyet devamına kavuşmaları ve ni'mete
şükür hâli içinde kendine dönmeleri için duâ etsinler,
niyazlarını arttırsınlar diye yapar. Eğer kullar
basîretlenip uyanmazlarsa bu hal uyanıncaya kadar
devam eder. Çünkü Allah'ın muradı kullarının kendisine
her halleriyle rucu' edip "Rabbimiz!"
demeleridir. Bunu ister tav'an, yani isteyerek,
gönülden desinler, ister kerhen, istemeyerek, çâresiz
kalarak desinler. Şerefiyle, alnının akıyle "Rabbim"
deyip Allah'a rucu' etmek mü'minlerin; zilletle,
yüzünün karasıyle ve yüz üstü ateşe sürüklenip götürülürken
demek de kâfirlerin hâlidir.
Rivâyet
edilir ki, Cenab-ı Allah, peyamberlerinden birine
şöyle vahyetti: Kuluma belâ indirdim. Belâyı kaldırmam
için bana duâ etti, ben de duâya icâbette geciktim,
beni şikâyet etti. Dedim ki, ey kulum, kendisiyle
sana merhamet ettiğim bir şeyden dolayı sana nasıl
acıyabilirim? Sana verdiğim belâ bir rahmettir,
bunu kaldırmam için rahmetimi istiyorsun, bu mümkün
değildir.
Bir
kimse, kendisinden lutf-i ilâhinin kesildiğini zannederse
bu aklî, tabiî ve şer'î konularda bakış eksikliğinden
neş'et etmektedir.
Aklî
olanı şudur: Hiç bir belâ yoktur ki, akıl, ondan
daha büyüğünün mümkün olduğuna hükmetmesin. Bütün
dünyâ belâlarının bir kâfirde toplandığını kabul
etsek, âhırette cehennem ehlinin belâya uğrayanlarının
en büyüğü olacağından, bu onun için bir lütuf olacaktır.
Zira Cenâb-ı Allah, daha fazlasiyle azâb etmeye
kâdirdir.
Tabiî
olana gelince: Her belânın içerisinde bir hayır,
bir lûtuf vardır. Belânın bir nev'e inhisâr ettiği
düşünülürse hayır olduğu görülür. Meselâ Allah korusun,
cüzzâm hastalığına mübtelâ olan bir insan, a'mâ
bir kimse gibi değildir. İnsanın dini muhafaza edildikten
sonra, bütün bu hastalıklar çok basittir.
Ayeti
celilede:"Sabırla ve namazla yardım
isteyin. Şübhesiz ki, namaz, Allah'a boyun eğenlerden
beşkasına ağır gelir." buyurulmaktadır.
(Bakara suresi 45)
Yani
namazı vesîle kılıp ona sığınarak, ihtiyaçlarınızı
elde eder ve musîbetleri bertaraf edersiniz. Benî
İsrail, kendilerine zor gelen şeyleri yapmakla memûr
edilince, namaz ve sabırla, bunlara karşı yardım
dilemeleri istenmiştir. Zira bu iş o kadar kolay
değil, riyâseti terketmek maldan ve debdebeden yüz
çevirmek var işin içinde. Rivâyet edildiğine göre:
"Peygamberimize
bir iş güç geldiğinde namaza sığınırdı."
M.
Sâmi Ramazanoğlu, Bakara Sûresi Tefsiri, s. 121,
124-128)
- Bu yazı Altınoluk dergisinin
Eylül 1998 tarihli sayısından alınmıştır.
Ana
Menü
|