Geri

KALB VE VİCDÂNLA İLGİLİ KAVRAMLAR
..:: 3 ::..

   8. Mahv ve İsbat
   Mahv, silmek ve yok etmektir. İsbat ise var olmak, ortaya koymaktır. Birşeyin izi kalmayacak şekilde ortadan kalkması mahvdir. Hakk Teâlâ mânevî dereceleri yüksek olan kullarını kendine çeker ve nefslerini yok ederek onları kendi katında kılar.
   Sâlikin alışkanlıklarından gelen kötü özellik ve sıfatlarını izale etmesi mahv, onun yerine ibâdet ve tâatı ikâme etmesi isbattır. Kötü davranışlarını izaleyle yerine iyilerini koyan, mahv ve isbatı gerçekleştirmiş olur. Mahv, kulun fiillerinin Hakk'ın fiillerinde fânî olmasıdır. İsbat, vuslat hâllerini gerçekleştirmektir. Kur'ân'daki "Allâh dilediğini mahv, dilediğini isbat eder."22 âyeti mahv ve isbatın mesnedi sayılmıştır.
   Mahv, kalbden zellenin, gönülden gafletin ve mâsivâ ile ilginin mahvıyla; isbat da gönülde Hakk'ın ikâmesiyle kemâle erer.

   9. SekrveSahv
   Sekr, sarhoşluk ve kendinden geçme hâli, sahv ayık ve aklı başında olma hâlidir. Sekr, kuvvetli bir tecellî ile kulun kendinden geçip rûhî zevklere dalmasıdır. Genellikle vecd ehlinin sıfatı olarak bilinen sekr, gaybet hâline benzemekle birlikte, bazan gaybetten ileri derecede olabilir. Sekr sâlikin cemâl tecellîsini temaşası sırasında meydana gelir. Sekr hâlindeki sâlik bazan şer'î hükümlere aykırı sözler sarfedebilir. Tasavvuf târihinde sekr hâlini sahvdan üstün sayarak bir ekol oluşturan Bâyezid Bistâmî'dir. "Tayfûriyye" adıyla anılan bu tasavvufî akımın en bâriz özelliği, taşan, coşan, vecdli bir hareket oluşudur. Türk tasavvufunun Mevlânâ ve Yûnus gibi temsilcileri bu ekolden sayılabilir. Sekr hâlinde bulunan kişilerin söyledikleri ve bazan şer'î hükümlerle çatışan sözlere "şatahât" veya "şathıyyât" denilir. İlâhî aşk ve cemâl tecellîsiyle sermest olan sûfîler, kendilerini Kur'an'da geçen "şarâb-ı tahûr" ile sermest sayarlar. "Rabları onlara tertemiz bir şarap sunmaktadır."23 Vecde ermeğe çalışanın hâline levâcüd denildiği gibi, sekre ulaşmaya çalışanın hâline de "lesâkür" denilir.
   Sekrin zıddı olan sahv, mânevî sarhoşluktan ayılmak anlamına geldiği gibi, böyle bir sarhoşluğa düşmeden dâimâ ayık olmak, temkin, huzur ve şuur hâlinde bulunmaktır. Tasavvuf târihinde "sekr ve cezbe" ağırlıklı anlayışın temsilcisi Bâyezid olduğu gibi; Cüneyd Bağdadî sahv, temkin ve huzur hâlinin temsilcisi sayılmıştır. Cüneyd ve onun yolunda giden sûfîler, sayha atmaya varan cezbe ve sekr ihtiva eden davranışlara karşı çıkmışlar, şathıyyelerden uzak durmuşlardır. Tasavvuf tarihinde her iki anlayışın temsilcileri dâimâ varolagelmiştir.

    10. Fenâ ve Bakâ
   Fenâ, yokluk ve hiçlik ve geçici olmaktır. Bakâ ise kalıcı ve daimî olmaktır. Fenâ, kötü sıfatların zâil olması, bakâ da iyi sıfatların kalmasıdır. Kötü fiilleri terkeden kimsenin şehevî ve nefsanî arzulan fenâ bulmuş, ihlâs ve hüsn-i niyyet bâkî kalmış olur. Dünyâdan kalbî râbıtayı koparan kimsenin kalbi, dünyâ tutkusundan fenâ bulmuş demektir. Dünyâ tutkusu ve kötü huylar fenâ bulunca fütüvvet ve doğruluk bâkî kalır.
   Fenâ, kulun fâiliyet şuurunu kaybetmesi, "abd"in yerine fâil olarak Allâh'ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye de ifâde edebileceğimiz bu hâlde, kulun yerine Allâh kaim olur; Allâh görür, duyar ve tutar. Bu sûretle "Ben kulumu sevince onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum."24 hadîs-i kudsîsi gerçekleşmiş olur. Kul Allâh ile o kadar meşgul olur ki nihâyet "benlik" şuurunu kaybeder. O şuurunun yerine yine Allâh geçer. Bu hâle zikirle erişilirse buna: "el-Fenâ fi'1-Mezkûr"; muhabbetle erişilirse "el-Fenâ fi'1-Mahbûb" denilir. Fenânın en yüksek derecesi "Fenâ ani'1-fenâ" dır. Bu da fenâ hâline erme şuurundan da fânî olmaktır (Fenâ ender-fenâ). Fenâ hâlindeki kul, bâzı beşerî sıfatlardan kurtulursa da, beşeriyyet sıfatından tamamen çıkamaz. Böyle bir iddia yanlış olur, küfrü gerektirir.
   Fenâ, Allâh'a yaklaşmanın (takarrub) en ileri derecelerinden biridir. Fenânın ileri derecesi cem'dir. Fenâya eren kulun yerine her zaman Allâh geçtiği için, fânî olmak, büsbütün yok olmak, hiçe karışmak demek değildir.
   Fenâ ve bakâ kavramlarını en yaygın biçimde kullananın Ebû Saîd Harrâz olduğu kabul edilir. Nitekim Harrâz fenâyı "kalbden dünyâ ve âhiret lezzetlerinin gitmesi sâdece Cenâb-ı Hakk'ın rızâsının yerleşmesi", bakâyı da "Allâh'tan başka herşeyin kalbden silinmesi" olarak tanımlamıştır. Bâyezid ve Cüneyd gibi sûfîlerin de fenâ ve bakâ kavramını kullandıkları bilinmektedir. Nitekim Bâyezid: "Halkın ahvâli vardır, ârifin ahvâli yoktur. Çünkü onun eserleri mahvedilmiş, hüviyeti başkasının hüviyeti içinde fânî olmuştur. İzleri başkasının izleri içinde kaybolmuştur." der.
   Bütün kâinat, vücûd bulmak için Allâh'tan istifâza ettiğinden, "fenâ fillaâh" bir cüz'ün küll içine kavuşması gibi tavsif olundu. Damla nasıl denize karışır ve gözle görülmez hâle gelirse, sûfî de öylece Allâh içinde veya küll içinde kaybolmak ister. Bundan dolayı Ferîdüddîn Attâr, fenâ yerine, "istiğrak" terimini kullanır.
   Kalbi fenâ bulmuş kimse, ilâhî fiillerin tecellîlerine mazhar olur. Vahdet denizine garkolan sâlik, o denizden başka birşey göremez, kendisini bu denizin damlası olarak görür.
Tasavvufta fenâ kavramı, değişik açılardan belli tasniflere tâbi tutulmuştur.
   a. Fenâ-yı zât: Bir kimsenin kendini yok kabul etmesi, kendinde varlık görmemesi, hakîkî varlığın Allâh olduğunu düşünmesidir.
   b. Fenâ-yı sıfat: İnsanın beşerî sıfatlardan sıyrılmasıdır.
   c. Fenâ-yı fiil: Kulun fiil ve hareketlerinde adem-i şuurdur. Bu sebepten tasavvuf kitaplarında fenâ, fakr kelimesiyle bir arada ve eşanlamlı olarak kullanılmıştır.
   Fenânın bir de seyr u sülûk sırasındaki eğitim sürecine göre sıralanan çeşitleri vardır. Fenâ fi'1-ihvan, fenâ fi'ş-şeyh, fenâ fi'r-Rasûl ve fenâ fillah.
   a) Fenâ fi'l-ihvan: Tarîkatta ihvan ve kardeşlik sevgisini gönle yerleştirip ihvanın arzu ve isteklerini kendi arzu ve isteklerinin önünde tutmak, onlarla sevgiyle kaynaşmaktır.
   b) Fenâ fi'ş-şeyh: Sâlikin şahsî irâde ve arzularını şeyhinin arzu ve irâdesinde yok etmesi, kendi arzu ve irâdesinin yerine şeyhinin arzu ve irâdesini koymasıdır.
   c) Fenâ fi'r-Rasûl: Sâlikin şeyhinde fenâyı yaşadıktan sonra Hz. Peygamber'in şahsında sevgi ve aşkla erimesi, onun şahsiyetinde fenâ bulmasıdır. Rasûlullah'ın sıfat ve ahlâkını benimseyip onlarla bezenmesidir.
   d) Fenâ fillah: Sâlikin kendi sıfat ve vasıflarından sıyrılıp Allâh'ın sıfatlarıyla bezenmesidir. Allâh'ta fânî olmanın ardından Allâh'ta bâkî olma hâli ortaya çıkar. Bakâ, bir bakıma insanın kendisinin etrafındaki halkı ve eşyayı görmemesi hâlidir. Nefsinden fânî olan insan Hakk ile bâkî olur. Allâh'ta fenâya eren de yine O'nunla bâkî olur. Nitekim Bursalı İsmail Hakkı: "Fenâ, şekil ve merasimin zât-ı ahadiyyette tamamen muzmahil olmasıdır. Bu sûretle kul, kendi fiil ve hareketini görmez, Hakk ile kâim olduğunun şuuruna erer." demektedir.
Bâzı sûfîler, bakânın peygamberlere âit bir makam olduğunu, fenâ ve bakânın dünyâ zevklerine bağlanmamak ve Hakk'a muhabbetin devamını sağlamaktan ibâret olduğunu söylemişlerdir.

    11. Cem' ve Fark
   Cem' herşeyi Allâh'tan bilerek halkı yok, Hâlık'ı var görme hâli. Cem' toplamak, dikkat ve irâdeyi bir noktaya teksîf etmek demektir. Cem' fark (veya tefrika) ile birlikte kullanılır. Hucvirî, "cem' ve fark" anlayışının temsilcisinin Ebu'l-Abbâs Kasım Seyyârî (ö.342/953) olduğunu ve bu görüşün taraftarlarına bu yüzden Seyyariyye adının verildiğini belirtir.
   Ebû Sâid Harrâz'a göre cem', Allâh'ın kullarında kendisini icad etmesidir. Kendisi onlar için var olduğundan, onların varlıklarını yok etmesidir. Yakîn hâli insanı Hakk'la cem'eder. İlim ise varlığını Hakk'tan ayırıp ona kulluğunu gösterir (Fark). Bu yüzden bâzı sûfîler Kur'ân'daki "Allâh kendisinden başka ilâh bulunmadığına şâhidlik etti."25 âyetini cem'e, devamındaki "Melekler ve ilim sâhipleri" kısmını da fark'a delil sayarlar.

    ___________
   22. er-Ra'd, 13/39
   23.el-İnsân, 79/21
   24.Buhârî, Rikâk 38
   25.Âl-i İmrân, 3/18

<<< ?nceki Sayfa| Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

 
Ziyaretçi Sayısı : 1572585