Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (F)
..:: 1 ::..
FAHR:
Arapça, övünme, övünme vesilesi olan şey
demektir. Çeşitli sayıda dilim (terk) li, Bektaşî
tacının adıdır. Bu taç, yokluk ve fakr ifâde eder.
Hz. Resûlullah (s)'ın "fakirlik Benim öğüncümdür,
onunla öğünürüm" hadis-i şerifine imtisal eden
sufiler, fakrı kendilerine temel düstûr edinmişlerdir.
Mahv, fakr ve yokluk yolunun yolcusu olan sûfîler,
başlarına giydikleri tâc ve sikkeleri, bu konuda
sembol olarak kullanmışlardır. Bektaşî fahrinin
kubbe (yani üst) kısmı, oniki ve dört dilimlidir.
Sûfîler bir hadise dayanarak (Cami, II, s. 100)
Hz. Peygamber'in uzun ve yekpare keçeden külah giydiğini
söylerler.
Fahri,
bana yadigâr-ı Mevlâna'dır,
Serpuş-ı
Muhammedî olan fahr-ı şerif.
Bektaşîler
ve Mevlevîler, Mevlâna Celaleddin Rumî ve Hacı Bektaş
Veli'nin, "bir gün gelecek, fahrimi likenler
(dikenler) giyecek" dediğini söylerler. Bu
söz Mevlevîliğin ve Bektaşîliğin bir gün gelecek,
ilk mükemmelliğini kaybedeceğini, bildirir.
FAHR-I
EDHEMİ: Edhemî tâc. Bu tacın dört dilimi
vardır. Bu tacı ilk defa ibrahim b. Edhem el-Belhî
giydiği için, onun adına izafen "Fahr-ı Edhemî"
diye anılmıştır.
FAHR-I
HÜSEYNİ: Hüseynî tâc. Bu tacın oniki dilimi
vardır. Hz. Hüseyin, oniki imamın başında gelenlerden
olduğu için, bu taca "Fahr-ı Hüseynî"
denmiştir.
FAİL-İ
MUTLAK: Arapça,mutlak etken, etki eden,
icrada bulunan demektir. Istılah manası ise, Allah'tır.
FAKD:
Arapça, yokluk, bulunmama, eksiklik gibi mânâları
ihtiva eder. Tasavvuf ıstılahında ifade ettiği mânâ
şudur : Kalbin, yaptığı müşahede sonucu, hissedilecek
(mahsûs) leri hissedemez hale gelmesi. Yani, tat,
renk, koku, ses vs. gibi duyumlarla algılanacak
maddî yönle ilgili duyumların, duraklaması hali.
Tam fakd hâline de Fakdu'l-Fakd denir.
FAKR:
Arapça, fakirlik, yoksulluk, ihtiyaçlılık gibi mânâları
ifade eder. Varlıktan kurtulup, Allah'da fani olmaktır.
Fakr, şerefli bir makamdır. Mutasavvıflara, fukara
adı verilir. Zira onlar, mülklerden kendilerini
boşaltmışlar, yani içlerinde mal-mülk sevgisi bırakmamışlardır.
Fakrın hakikati, kulun Allah'tan başka hiç bir şeye
ihtiyaç duymamasıdır. Fakrın şekli, bütün sebeplerden
uzaklaşmaktır. Fakirlerin en belirgin özelliği şudur
: Onlar yoklukta feryâd etmez, sızlanmaz, sükûnetlerini
korurlar, ellerine birşey geçince de, onu başkasına
verirler, başkalarını kendi nefislerine tercih ederler.
Cüneyd-i Bağdadi, fakirler hakkında şunları söyler:
Bir fakire rastladığında, onunla söze, ilimle değil
rıfk ile başla (yani önce tanış, arada sevgi hâsıl
olsun, ondan sonra ilim ile resmiyetle konuş). Zira
ilmin resmiyeti onu korkutur, rıfk ısındırır.
Fakra
ıstılah olarak yüklenen genel mânâ şudur: Fakr,
bizim bilegeldiğimiz yoksulluk değildir. Bu manevî
ihtiyaçlılık hâlidir. Nazarî olan mevhum varlığını
terkeden (ef'âl, sıfat ve zâtını)Hak'ta fânî kılan
kimse, hakiki fakra ulaşmış kişidir. Böyle birinin
ne kadar malı olursa olsun, hiç birine gönül bağlamaz.
Böyle birinin malı cebindedir, gönlünde değildir.
Yine buradaki kişiler, malın kölesi değiller bilakis
mal onların kölesidir. Bu mânâda, en zengin insanlardan
sayılan Hz. Süleyman, onca mal ve servetine rağmen
fakirdir.
Hayalî
fakr şalına çekmek cism-i üryanı
Anınla
fahrederler atlas u dibayı bilmezler.
Hayalî
Eyleme
fakra hakaretle nazar ey Nâbî
Fakr,
âyinesidir sûret-i istiğnanın
Nâbî
FAKÎR:
Arapça, mala ihtiyacı olan kişi demektir. Fakir,
fena fillâh makamındadır. Kişinin kendinde gördüğü
her şeyi, kendine değil, Allah'a ait ve Allah tarafından
olduğunu bilmesi ve bu bilinci kuvvetle taşır hâle
gelmesidir. Bu mertebeye "Fena Fillâh"
denir. Sâlik, bu durumda kendinde dünyevî ve uhrevî
bir vücûd (varlık) görmez.
Bu
fakirin bazı asarı dil-i razım gibi Bulmamışdı câme-i
yekrenk ile hüsn-i nizâm Ziya Paşa
FAKİRÎ:
Farsça, yoksulluk demektir. Kendisinden ilim ve
amel alınmış salikin, iradesiz kalması hali.
FAL
: Arapça uğur, meymenet gibi anlamlan olan
bir kelimedir. Bundan türemiş mütefâil kelimesi,
iyimser (optimist) anlamına gelirken, zıddı olan
müteşaim kelimesi de, kötümser (pessimist) mânasını
ihtiva eder. Hayra yorma manasında kullanılan fal,
kafayı meşgul eden bir konuda Kur'an-ı Kerim açılarak
yapılır. Bunun usûlü şöyledir: Göz kapatılır Kur'an-ı
Kerim'den rastgele bir sayfa açılır. O sayfadan
itibaren yedi sayfa öncesi çevrilir ve burada göze
çarpan ilk ayet esas alınarak okunur, manası üzerinde
tefekkür edilir. Hâfız'ın Divan'ı için İran'da tefe'ül
adeti vardır. Mevlâna'nın Mesnevisi, Ahmed Bican'ın
Ahmediyye'si vs. gibi eserler için Anadolu'da aynı
durum söz konusudur. Buna "fâl-i hayr"
da denir. Kuşların uçuşundan birşeyler kestirmek
gibi hususlar islâm'da kabul edilmemiştir. Geleceği
görmek maksadıyla fal açmak, gaybı bilmeye yönelik
boş bir çabadır; zira gaybı ancak Allah bilir. Gaybı
biliyorum diye iddiada bulunmak da küfürdür. Bununla
ilgili olarak; bakla atmak, suya bakmak, kahve içildikten
sonra, kalan telvesinin aldığı şekil üzerinde yorumlara
girişmek vs. gibi usûllerle fal açanlar islâm nazarında
reddedilmiştir. Ancak entelleküel kesimde bile bu
tür sapmaların sıkça görülmesi, öyle sanıyoruz ki
insanın majik yanından kaynaklanmaktadır. Gizli
olana duyulan merak bazındaki yöneliş, insanoğlunun
zaafını gösterir.
FÂNÎ:
Arapça, geçici, ölümlü, bitici, sonlu, tükenen gibi
mânâlara gelir. Tasavvufta ise, Hak ile bakî olmaktan
dolayı, bir şeyi kalmayan kişidir. Fenaya eren kişi,
Hâk'tan başkası ile müşahede etmediği için, farklılıklar
onda bir araya gelip toplanmıştır. Ancak fâni olan,
baygın veya deli değildir. Beşerî sıfatlar ondan
kaybolmamıştır ki, melek veya ruhani bir varlık
olsun. Ancak, bu durumda olan kişi, nefsinin hazlarını
görmek ve onlar üzerinde kafa yormaktan uzaklaşmıştır.
O, iki ayndan biridir. Eğer bu kişi imam veya önder
olma pozisyonunda değilse, fenasının vasıflarından
gaybete düşmesi şeklinde bulunması caizdir; bu şekilde
o, çılgın gözüyle bakar. Onun aklının gidişi, nefsinin
nazlarının peşinde koşmak ve nefsine ait farklılıklar
konusunda, ayırd etme özelliğinin kaybolmasından
kaynaklanır. Bu haliyle o, Hakk'ın kendi üzerinde
icra ettiği vazifeler (kendine yüklediği görevler)
ile, haz duyar. Şu'be'nin oğlu Muğiyre'nin kölesi
Bilâl-ı Habeşi bunlardandır. Üveys Karanı, Ali Mecnûn
ve Ali Sâ'dûn da bu gruba dahil edilir. Eğer fena
makamına eren kimse, kendisiyle irtibat kurulması
gereken idareci pozisyonunda devlet yöneticisi olursa,
bunun tasarrufu nefsinin değil Hakk'ın vasıfları
ile olur.
FARK:
Arapça, ayırt, başkalık alameti, ayırmak, seçilmek
gibi mânâları vardır. Tasavvufî olarak "senden
alınana cem, sana verilene fark" denir. Çoklukta
birliği, birlikte çokluğu, herhangi bir karşılıklı
engelleme olmadan görmek demektir. Yine bir tarife
göre, beşerî hallere yaklaşma ve kulluğu yerine
getirme açısından kulun kesbine, fark denir. Allah
tarafından olan ihsan ve lûtuflar da, cem'dir.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|