Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (U)
..:: 1 ::..
UBÛDE:
Arapça, kulluk anlamındadır. Ubûde; Allah'ı sevmek,
O'ndan utanmak, korkmak ve O'nu yüceltmek üzere
kulluk yapmaya denir. Ubûde, ubûdiyyetten daha üstündür.
Aynı şekilde ubudiyet de ibâdetten üstündür. İbadetin,
mahalli beden olup emri yerine getirmekle ortaya
çıkar. Ubûdiyyetin mahalli ise, ruhtur, hükme rıza
gösterme şeklinde olur. Ubude'nin mahalli de sırdır.
Hz. Ebu Bekir, Allah'ı ta'zim ve yüceltmek için
ibadet ederdi. Peygamberimiz (s), ashab-ı kirama,
Hz. Ebû Bekir sizi faziletçe niçin geçti, bilir
misiniz, deyince, ashab "niçin?" diye
sordu. Hz. Peygamber (s) de şu cevabı verdi: "O,
sizi namazı çok kılarak, orucu bol bol tuta- k rak
geçmedi. Onun üstünlüğü, kalbinde duyduğu saygı
iledir. Bu da , Allah'ı yüceltmek ve ta'zim etmekle
olur. "Ömer, Allah'a korku ve heybet üzere
ibadet ederdi. Bu yüzden o, heybet sahibi bir insandı.
Kim Allah'tan korkarsa, herkes ondan korkar. Hz.
Osman'ın ibâdetinde haya duygusu, Hz. Ali'ninkinde
de sevgi duygusu , hâkimdi.
UBÛDİYYET:
Arapça, kulluk demektir. Seyyid Şerif Cürcânî bu
terimi, ahidlere vefalı olmak, İslâm'ın çizdiği
sınırları muhafaza etmek, mevcud olana razı olmak,
elden çıkana da sabretmektir, şeklinde tanımlar.
Yine bir tarife göre üç türlü ubûdiyyet söz konusudur:
1) Nefsin nevasına uymaktan sakınmak, 2) Nefsi,
te-mennîlerle oyalanma'dan kurtarmak, 3) Rabbisinin
emrine boyun eğmek. Ubudiyetin nihayetinin hürriyet
olduğu kaydedilir. Ayrılık durumunda olan kişi,
Allah'a kul olarak, vuslata eren ise hür olarak
ibâdet eder. Vuslat durumunda olan kulun kalbi,
Allah'tan gayri herşeyin tahakkümünden kurtulmuştur.
O, bu haliyle mâsivanın değil Allah'ın kulu olmuştur
sadece.
Mazhar-ı
feyz-i ubûdiyyet olandır insan
Yoksa
ma'nfde kişi seki ile insan değil.
Gâlib
Dede
UBÛDİYYE
Lİ'L-HÂSSA: Havassa (seçkin kişilere) mahsus
kulluk anlamında Arapça bir ibare. Sülük yolunda,
nefislerinde niyyetin doğruluğunu gören kişilerin
kulluğu.
UBÛDİYYE
Lİ'L HÂSSATİ'L-HÂSSA:
Havassü'l-Havas grubuna mensup olanların kulluğu
anlamında Arapça bir ibare. Bunlar Ehadiyyetü'l-Cem
ve fark makamında ibâdet ederler.
Bu gruba mensup olanlar, ibadetlerinde nefislerini
onunla kâim kılarak bulanlardır. Onlar Allah'a bu
şekilde, fark ve ehadiyyetü'l-cem makamında kulluk
yaparlar.
UCB
(veya UCÜB): Kendini
beğenmeyi ifade eden Arapça bir kelime. Cürcânî
bu terimi, kişinin hak kazanmadığı bir rütbeyi hak
kazanmış gibi düşünmesidir, diye tanımlar. Yine,
onun bir başka tanımlaması da şu şekildedir: Ucüb,
nefsin gizli bir sebepten ötürü değişip, her zamanki
hâlinden sıyrılıp uzaklaşmasıdır. Kendini beğenmek,
bir nefis hastalığıdır. Kul, sahip olduğu bazı şeyleri
göz önünde tutmak suretiyle, onların hakiki sahibi
olan Allah'ı unutarak kendisine aitmiş gibi kabul
ederek, büyüklenir, şımarır. Tasavvufta hedefe varmaya
giden yolda, ucüb, çok önemli bir engeldir. Zira
ucüb, bir hadis-i şerifte, yetmiş yıllık amelin
boşa gitmesine sebep olan, (Suyûtî, el-Cami'u's-Sağîr,
l, 84) kötü bir vasıf, şeklinde değerlendirilmiştir.
UCEYLİYYE:
Ebu'l-Abbâs Ahmed b. Musa b. Uceylî ez-Zuvalî el-Yemânî
(ö. 690/1291 )'e dayandırılan bir tasavvuf okulu.
Kadiriyye'nin kollarından biridir.
UFK-I
MÜBÎN: Arapça, apaçık ufuk demektir. Tasavvufta
kalp makamının sonuna, ufk-ı mübîn denir. Bu kelime
lügatta ufk veya ufuk olarak tesbit edilmiş olup,
çoğulu âfâk gelir.
UFTADE:
Farsça, ism-i mef'ûl, düşmüş anlamına gelir. Halin
ortaya çıkması durumunda, gereği gibi kulluk yapılamamasına
uftâde denir. İlâhî celâlin tecellîsi.
Kadrini
üftâdenin anlar mı canan olmayan,
Kıymetin
bilmez kulun dünyada, sultan olmayan.
Mehdî
UFUK
(veya UFK): Arapça, yerle göğün
birleşik olarak görüldüğü yere denir. Cürcanî, ruh
makamının nihayetine ufuk-ı a'lâ der. Bu, Vâhidiyyet
hazreti ve ulûhiyyet hazretidir.
UKAB:
Arapça, kartal, tavşancıl kuşu, kuyu içinde çıkıntılı
taş, sancak, su yolu (ark) gibi anlamları olan bir
kelime. Hz. Peygamber (s)'in siyah renkli sancağının
adı. Halifelik Osmanlılara geçince, bu bayrak da
kutsal emânetler arasında Topkapı Sarayı'na getirilmiştir.
Cürcanî, bu terimi, kalem ve ilk akıl olarak tanımlar.Bu,
bir sebebe bağlı olmaksızın, ilk olarak bulunmaktadır.
Zira bu ilk mevcuda, yani ilk olarak zuhur eden
zatî feyze bir icab ettirici yoktur. Âlem-i kuds'de,
birinci akıldan daha yüce ve daha ulvî bir varlık
yoktur. Buna ukab, yani kartal adı verilmiştir,
o bu şekliyle, kimsenin erişemeyeceği biçimde, kuşlar
gibi yükseklerde uçmaktadır.
ULEMANIN
YANINDA SÖZÜNÜ, EVLİYANIN YANINDA ÖZÜNÜ (KALBİNİ)
GÖZET : Yeterince
malumat sahibi olmayan, bilenlerin yanında konuşunca,
ortaya kendi cehlinden başkasını koyamaz, bu durum
onu alçaltır. Allah'ın velî kullarının sakınılması
gereken firâset nuru, oldukça güçlüdür. Onlar bu
firâset nuru ile, karşısındakilerinin kalbinden
geçen bazı duygular sezebilirler. Bu nedenle, onlarla
konuşurken kalpten kötü düşünceler geçirmemeli,
denilir.
UKEYLİYYE:
Ukeylü'l-Mânicî b. Şihâbüddin Ahmed el-Batayihî
(ö.V. y.y) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu.
Harrâziyye'nin kollarındandır.
ULÛHİYYET:
Arapça, ilâhlık anlamına gelir. Fusus şerhinde,
bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan ismin
mertebesine, ulûhiyyet mertebesi denir.
ULULAR
KÖPRÜ OLSA BASIP GEÇME :Yaş veya maneviyat
bakımından yüce olanların gönül alçaklığı göstermeleri
veya bir takım nedenlerden ötürü düşkün bir hale
gelmeleri durumunda, onlara karşı büyüklenmemeyi
tavsiye eden bir atasözüdür.
ULULARIN
SÖZÜ YERE DÜŞMEZ, DÜNYA DURDUKÇA :Mana
ve ömür zenginliğine sahip kişilerin nasihatları
dirilticidir, dünya devam ettikçe de diriltmeye
devam edecektir. İşte bu nedenle uluların tecrübe
ve akıl ürünleri, ihtiyaç duyanlara fayda sağlayacağı
için kabul görürler, terkedilmezler. Uluların sözü
de uludur. Veya ulu sözler, ululardan çıkar, aksine
küçük adamlardan da küçük sözler çıkar. Yani sözün
küçük ve güdüklüğü, sahibinin seviyesini belirler.
Zira "kişi, dilinin altında gizlidir"
denilmiştir.
ULUNUN
GÖNLÜ MUM GİBİ GEREK :Bu söz kalb-i selim
sahibi, şefkat, merhamet madeni olgun kişileri hatırlatır.
Kendisinden sürekli güller çıkan, ama üzerine çöp
ve pislik atılan merhametli kişi mum gönüllüdür,
yani aydınlatmaya, yararlandırmaya devam ederken,
kendileri tükenmeyi sürdürür, hep verir, hiç almaz.
Rahmetli maneviyat üstadı Manmud Sami Ramazanoğlu
(k), kalb-i selim Kur'anî tâbirini şöyle tanımlardı:
"Kimseyi incitmemek, kimse-den incinmemek!..."
UMDETÛ'L-MÂNEVÎ:
Arapça, manevî direk demektir. Semavatı yücelerde
tutan güç. "Görmekte olduğunuz semaları direksiz
olarak yüksekte tutar..." (Râd/2)
UMUM-HUSÛS:
Arapça, genel-özel anlamında iki kelime. Tasavvuf
erbabı umum ve husus konusuna özen gösteregelmişlerdir.
Çoğunluğa, toplu özellikler arzetmeleri nedeniyle
ehl-i umum derken, herkesten farklı birtakım inceliklere
özen gösterenlere de, ehl-i husus demişlerdir, ilki
avamdır, zorlanınca kalbinde imanı muhafaza ederek
küfr sözünü söyler, hastalık sebebiyle oruç kazaya
kalırsa, fidye verir, borç verirse bağışlamaz mutlaka
alır, katilde affetmez diyet ister iken; havas adı
da verilen ehl-i husus, bahsi geçen konularda Kur'an'da
belirtilen azimet yollarını seçerler. Bu açıdan
bakılınca, âlim hüviyeti taşıyanların önemli bir
çoğunluğu, tasavvuf erbabına göre, avam'dan sayılmıştır.
Âlim bilen ve bildiğini yaşayana denir, sırf bilene
âlim denmez. ""Kemeselî'l-hımari.."
(Cum'a/5) ayetinde açıklandığı üzere, kitap taşıyan
merkebe kitapların faydası olmadığı gibi, bildiğini
yaşamayan da bilgiden yararlanamıyor demektir. Bazı
vecizelerde bu yönde olmak üzere şöyle denmiştir:
"Amelsiz âlim, meş'ale taşıyan köre benzer"
(Sa'dî), "İlim insanı cehaletten kurtarır,
ahmaklıktan değil..."
UNSUR:
Arapça, ırk, kök, cins, asi demektir. Tabiata ait
çeşitli cisimlerin kendisinden bileşerek oluştuğu
asi. Top-rak hava, su, ateş şeklinde insan karakterinde
etkili olduğu söylenen dört unsur vardır.
UNSÛR-I
ÂZAM: Arapça, en büyük unsur demektir.
Hazret-i ehadiyetten inen mertebeler hakkında kullanılır.
ÜRYAN:
Arapça, çıplak demektir. Tasavvuf düşüncesindeki,
"çıplak geldik hiç bir şeye sahip olmadan,
çıplak gideriz" yorumunu anlatan bir terim.
USÛL:
Arapça kök, temel, esas anlamına gelen asi kelimesinin
çoğulu. Yöntem anlamında da kullanılır. Tasavvufî
terbiye ede "usulsüz vusul olmaz" sözü
meşhurdur. Usûl yani metot, bir ta savvuf okulundan
diğerine değişim gösterir. Az yeme, az konuşma,
az uyuma, inziva, çoğunda esastır. En çok kullanılan
usûl-ı aşere (on esas) ise şunlardır: 1- Tevbe,
2- Zühd, 3- Tevekkül, 4- Kanaat, 5- Uzlet, 6- Zikir,
7- Teveccüh, 8- Tefekkür, 9- Murakabe, 10- Rıza.
UŞŞAKIYYE:
Halvetiyye kollarından olup, Hasan Hüsameddin el-Buharî
(880/1475-1001/1592) tarafından kurulmuştur.
UYANDIRMAK:
Kandil, mum gibi ısıtma araçlarını yakmak anlamında
bir tabir. Söndürmek için dinlendirme ifadesi kullanılırdı.
"Mumu uyandır." mumu yak, "kandili
dinlendir" kandili söndür ma-nasındadır.
Serverâ
lütfün uyandırsın muradın şem'ini,
Bunca
demdir ki uyarmaz, baht-ı nabina uyur.
Müverrih
Âli
UZLET:
Arapça, halktan uzaklaşıp, onlardan ayrı yaşamak
anlamında bir kelime. Müride başlangıç hâlinde uzlet
gerekir. Bu, halkın onun şerrinden veya o, halkın
şerrinden kurtulsun diye değildir. Bu, kötü ahlaktan
uzlet (ayrılmak) tır. Vatanı değil, sıfatları değiştirmek
esastır. Cüneyd "dinini selâmete, bedenini
ve kalbini rahata erdirmek isteyen, insanlardan
ayrılsın. Zira, bu zaman vahşet zamanıdır, akıllı
olan vahdeti uzlette arıyandır" der. Kur'an'da
uzleti anlatan bazı ayetler şunlardır: "Sizi
ve Allah'tan gayrı çağırdıklarınızı terkediyorum"
(Meryem/46), "Onları ve tapmakta olduklarını
terkediniz" (Kehf/16). Uzletin karşıtı ihtilal,
halka karışmayı ifade eder. Ancak tasavvuf ehlinin
büyük çoğunluğu "insanların içine karışıp onların
ezalarına sabreden kişi, insanlara karışmayıp, ezalarına
sabretmeyen kişiden daha hayırlıdır" (Tirmizi,
İbn Mâce), hadis-i şerifini temel alarak, insanların
arasına karışmışlardır.Uzlet uygulaması, hayat akışı
içerisinde küçük zaman dilimlerinde iç, murakabe,
iç muhasebe için yapılır. Ömür boyu uzlet yapan
sûfiler parmakla gösterilecek kadar azdır. O da
sûfinin içinde bulunduğu kendine özgü hâlden kaynaklanan
bir husustur. Genel değildir.
UZUBET:
Arapça, bekarlık anlamına gelir. Tasavvuf tarihinin
erken dönemlerinde, bazı sufilerin kendilerine mahsus
özel halleri sebebiyle evlenmedikleri kaydedilir.
Bektaşîlerde bekarlara, hiç evlenmeyenlere "mücerred"
denir.
Amir
b. Abdullah, Bişr-i Hafi, ilk devirde bekar yaşamayı
tercih etmiş sufilerdendir.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|