Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (S)
..:: 15 ::..
ŞÂM-I
GARİBAN: Farsça, garipler akşamı anlamında
bir tamlama. Şia'ya göre, Hz. Hüseyin ve arkadaşlarının
başına gelen musibetin akşamı (11 Muharrem gecesi),
garipler akşamıdır. Birisinin ölüp defnedildiği
günün akşamına da, garipler akşamı denir.
ŞAN:
Arapça, şan, şöhret, durum, hal gibi manaları içeren
bir kelime. Allah'ın her bir tecellîsi için, ilâhî
bir hüküm vardır ki, buna "sân" denir.
Bu sebeple varlık konusundaki hükmetme, bu tecellîye
ve varlığın her anda değişimine uygun bir tesir
iledir. Bu, İlâhî şân'a (veya şe'n) ait bir etkidir
ki, varlık üzerine hâkim olan tecellî, değişimi
(tağayyur) gerektirir. "O her gün bir şe'ndedir"
(Rahman/29) şeklindeki Kur'an ifâdesinin mânâsı
da budur. Bir kula Allah tecellî ettiği zaman, bu
durum, Allah'a göre şe'n, kula göre hâl'dir.
Şânına
düşeni işle: Allah için kullanılır. Ululuğuna layık
olan, bağışlamaktır. Beni bağışla, anlamında bir
söz.
ŞARAB:
Arapça, içecek şey, anlamında bir kelime. Aşk ve
mahabbet anlamına kullanılır. Coşkun aşk halleri
ki, bu durumdaki kişi aşkta sadakat imtihanından
geçer. Kemale erenlerin hali budur. Bu kelimeyle
ilgili bazı deyimler şunlardır:
Şaraphane
: Melekût âlemi, kâmil arifin iç dünyası.
Şarab-ı
Puhte : Yıllanmış, kıvamını bulmuş şarap. Her türlü
kayıttan, sınırlamadan kurtulmuş saf ve mücerred
zevk.
Şarab-ı
ham : Çiğ şarap. Dünyevî zevk ile karışık hayat.
Şarap-ı
Tevhîd : Allah'ın zâtında mahvolup, her türlü maddî
bağdan kurtulma.
İki
türlü şarap vardır: Biri maddî, dünyevi, alkol ihtiva
eden içilmesi haram olan içki, ki bu insanı içince
sarhoş eder. Diğer şarap ise, aşk şarabıdır. Allah'ı
sevmekten kaynaklanan zevkin sonucu olarak ortaya
çıkan bir tür mestlik, melankoli hâli. Sûfîler bu
bakımdan, içmeden sarhoş olanlardır, diye tanımlanır.
Marifet, içmeden, manâ sarhoşu olmaktadır. Her iki
sarhoşta ortak bazı özellikler vardır. Bunlardan
biri, her ikisi için dış âlemin bir anlamı yoktur;
sarhoşluk, her iki grubu dış dünya ile alakalı bir
takım ilgilerden kesmiştir, ikisi arasındaki pek
çok farktan bir diğeri de, şudur: Mânâ sarhoşunda,
karaciğerden kaynaklandığı söylenen bir tür iç hararet,
maddî şarab içende bulunmaz.
ŞA'RANİYYE:
Abdülvahhâb Şa'ranî (ö. 973/1568) tarafından kurulan
bir tasavvuf okulu.
ŞATAH:
Arapça, hareket, kıpırdama vs. gibi anlamları olan
bir kelime. Konuşmada şatah, konuşurken ölçüyü kaçırmayı
ifade eder. Aşırı tecellî ve feyz gelen velîlerden,
bir takım şeriata uymaz gibi görünen sözler zuhur
eder. Dıştan bakınca, bu sözlerin hiç bir mânâsı
yokmuş gibi görülür. Ancak, sûfî'nin ruhanî yükselişte
ulaştığı farklı varlık alanı açısından, o sözler
ele alınınca, anlaşılmazlık durumu ortadan kalkar.
Kanaatimizce, bir insan olan Hallâc'ın "Ene'l-Hak"
sözünden önce, kuru bir ağaç kökünün "innî
enallah (Ben Allah'ım)" diye (Kasas/30) dile
gelip, insan gibi konuşup seslenmesini anlamaya
çalışmak gerek. Fussılet/21'de ifade edildiği gibi,
Allah her şeyi konuşturmaya kadirdir. Bu konuşturulan
insanın elleri olduğu gibi, Kasas/30'da "ben
Allah'ım" diye seslenen bir ağacın kökü, ve
kendinden geçerek "Ene'l-Hak" diyen Hallâc-ı
Mansûr da olabilir. Hallâc'ın ve benzerlerinin bu
tür şatahat ifâdeleri, bilinçli söylenmiş değildir;
kendilerine egemen olan bir halin sonucu söylemişlerdir.
Allah tarafından intak edilmişler yani konuşturulmuşlardır.
Vecd halinde bulunan sûfî, şeriata muhatap akıl
tavrını aşmış, aklın kurallarının çalışmadığı farklı
bir alana geçmiştir. O alanda, olaylar bütün olarak
kavranır, o alanda zaman ve mekân olgusu söz konusu
değildir, sürekli bir ân vardır, o sırada sadece
o ân yaşanmaktadır, akıl alanında bulunan insan,
zamanlıdır, mekanlıdır; olayları kesintili olarak,
parça parça değerlendirmektedir, faaliyeti, zaman
mekan boyutlarından azade değildir. Akıl üstü alanın
kuralları ve özelliği, akıl alanında geçerli değildir,
işte bir sûfînin şatahatını anlamak, o şatahatın
söylendiği akıl ötesi alana geçmek ve o alanın kurallarına
göre değerlendirmekle anlaşılabilir. Şeriat akla
hitap eder. Sûfî, şatahat ibarelerini söylediği
zaman, akılötesi durumu ile şer'î tekliften azade
olur, o bu durumu ile şer'î teklife tabî olmayan
bir çocuk, aklı bulunmayan bir (tür) deli mesabesindedir.
Konuşan o değildir, yaklaştığı Mevlası, sevgili
kulunun tutan eli, yürüyen ayağı, gören gözü, duyan
kulağı ve konuşan dili olmuştur. Bu dost, artık
Mevlası ile görür, onunla işitir, konuşur. "Attığın
zaman sen atmadın, fakat Allah attı" (Enfâl/17)
âyetindeki incelik de, işte bu hususla yakından
alâkalıdır. Mevlâsma kavuştuğu (vuslat) sırada Hallaç,
"ene"l-bâtıl" mı demeliydi? diyen
bir sûfî liderin yanı sıra, Erzurumlu İbrahim Hakkı
"Söyleyen Nasır idi, Mansûr andan tercemân
olur" (Nasır: Allah, Mansûr:
Hallâc-ı Mansûr) diyerek, şatahat olayını bir cümlede
açıklama irfanını gösterir. Şathiyat ibarelerini
ayıklık halinde iken konuşanın küfrü lâzım gelir
ve buna şathiyyat denmez, kelime-i küfr denir. Dini,
takva ve verâ ölçüleri içinde yaşayan bir kimsede,
vecd halinde bu sözler zuhur eder, ayıklık durumunda
bu sözleri söylemez, hattâ karşı çıkarsa (Bâyezid-i
Bistâmî'de olduğu gibi) tekfir edilmemesi gerekir.
Akıl başta iken söylenen ve küfrü gerektiren sözlere
"Tammat" veya "Türrehât" (saçma
söz) denir.
Yunus
Emre'nin şeriata aykırı olmayan bir şatahat ifadesini
şu şiirinde buluruz: Çıktım erik dalına, anda yedim
üzümü,
Bostan ıssı kakıyıp der: Ne yersin kozumu.
Yine
bir başka şiirinde Yunus Emre şöyle der:
İş
bu deme erince,
Üç
kez doğdum âneden.
Nice
yavru uçurdum,
Nice
âşiyaneden.
Satha
ait yazılan şiirlere "Şathiyye" adı verilir.
ŞATIR:
Arapça, açıkgöz, hilekar demektir. Çeşitli anlamlarda
kullanılmıştır: 1, Nefsi, kendisini batıldan uzaklaştıran,
2. Fütüvvet ehli, ayyâr.
ŞÂZİLİYYE:
Ebu'l-Hasen Takiyyüddin Ali b. Abdullah eş-Şâzilî
(593/1196-659/1260) tarafından kurulmuş bir tasavvuf
okulu.
ŞEB:
Farsça, gece demektir. Gayb âlemi, ceberut âlemi,
yokluk ve karanlıktan ibaret bulunması sebebiyle
a'yân-ı sabite, nurlar, insanlık gibi tasavvuf?
anlamları vardır. Şeb'le ilgili bazı deyimler şunlardır:
Şeb-i
Miraç : Miraç gecesi, insan ruhunun Allah'a yükselmesi.
Şeb-i
Kadr : Kadir gecesi. Sûfînin tam yok olma durumunda
Hakk'ın varlığı ile bakî kalması.
Şeb-i
hicran : Ayrılık gecesi.
Şeb-i
yeldâ : Koyu karanlık gece. Sevâd-ı a'zam yani manevî
fakirlik, salikin fenaya ermesi,
aslî yokluğa dönüş.
Şeb-i
bâr: Nurların sonu, bitişi, sevad-ı a'zam. Şebângeh
: Geceleyin, hallere hâkim olma.
ŞEB-ÇERAĞ:
Farsça, gece çırası demektir. Bektaşî tekkelerinde
on iki köşeli, tas biçimindeki kandile verilen ad.
Oniki köşe, oniki imama işarettir.
ŞEB-HANE:
Farsça, gece evi anlamında bir kelime. Garip ve
fukaranın, parası olmayanların, ücret ödemeksizin
geceyi geçirmeleri için, hayır sahipleri tarafından
yaptırılan binalara denir. Bu sosyal dayanışma kurumu,
vakıf kayıtlarında "şeb-hâne" şeklinde
geçer.
<<< ?nceki Sayfa|
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|