Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (S)
..:: 1 ::..
SA'ADET:
Arapça, mutluluk, bahtiyarlık anlamına gelen bir
kelime. Zıddı şekavettir, bedbahtlıktır. İlâhî nimetlere,
feyzlere ve tevfika ulaşmak ve bu şekilde dünyada
ve ahirette yüksek makamlara ermek demektir. Allah'a
kulluk, saadet; isyan ise, şekavettir. Allah'ın
rızasına nail olmuş kişiye, sa'îd, aksi durumdakine
de şakî denir.
SA'AK:
Yıldırım düşmesi, şiddetli gürlemek, bayılıp kendinden
geçmek ve helak olmak gibi çeşitli anlamları olan
Arapça bir kelimedir. Kur'an-ı Kerimde, Hz. Musa'nın
Tur-ı Sina'daki bayılışı konusunda geçer: "Musa,
tayin ettiğimiz vakitte (Tur-ı Sina'ya) gelip de,
Rabbi onunla konuşunca, 'Rabbim, bana (kendini)
göster; Seni göreyim' dedi. (Rabbi) 'Sen, Beni asla
göremezsin. Fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse,
sen de Beni göreceksin! buyurdu. Rabbi o dağa tecelli
edince, onu paramparça etti. Musa da baygın yere
serildi. Kendine gelince dedi ki, 'Seni noksan sıfatlardan
tenzih ederim. Sana tevbe ettim ve ben inananların
ilkiyim" (Araf/143). Kâşânî, sa'akı, "Zât'a
ait tecellî sebebiyle Hak'ta fani olmak" diye
tarif eder. Sa'ak; bayılmak, aklın gitmesi ve fânî
olmayı ifade eden bir terimdir. Bunun sebebi, hakikatlerin
nurlarını mütâlâa etmektir. Sa'ak bir dehşet hâlidir;
sekr ise, sâdık bir kulun kalbine, Allah'ın sırlarının
tecellî etmesinden kaynaklanır, bu da, müşahede
hâlinde olur. Salik manevî makamları kat ederken,
Rabbânî nurları müşahede etmekten dolayı kendinden
geçer, buna sa'ak denir. Her halükârda, sa'ak, psikolojik
olarak sufînin yaşadığı, bir tür kendinden geçme
hâlidir. Olay, bu yönüyle sübjektiftir. İşte bu
şekilde sa'ak insana ve âleme zahir olan bütün tecellî
nurları ve ilahî tecellî pırıltılarına denir. Bir
görüşe göre de, sa'ak, bir anda aşığı yakıp kül
eden aşk ateşi veya kıvılcımıdır.
SÂ'AT:
Saat, şimdi, zaman parçası, kıyamet gibi manaları
ihtiva eden Arapça bir kelime. İki saat vardır.
1. Sâat-i kübrâ, 2. Sâat-ı suğra. ilâhî hakikatin
zuhuruna, sâat-ı kübrâ (büyük saat) denir. Alemin
her bir parçasının, umumî saatle bir araya gelen,
kendine has bir saati vardır ki, buna da, sâat-i
suğrâ (küçük saat) denir. Büyük saate, kıyamet de
denir.
SABÂ:
Arapça, fiil olarak, âşık olmak, özlemek, meyletmek;
isim olarak, Sabâ rüzgarı, seher rüzgarı, ferahlatıcı
rüzgâr demektir. Bu rüzgarın, gül ve çeşitli çiçeklerin
açmasını sağladığı, söylenir. Kâşânî'ye göre, ruhaniyete
ait doğu cihetlerinden esen ve hayra vesile olan
rahmanî nefhalar, rahmanî esintilerdir. Sabâ rüzgarının,
Ümmet-i Muhammed için müjdeci bir anlamı vardır.
SABAH
MEYDANI: Mevlevî tâbiridir. Erbain çıkarmış
veya kapıdan geçirilmiş dervişlerin sabahleyin toplandıkları
yere, sabah meydanı denir. Burada dervişler, "işrâk
Namazı"nın vaktini (güneş doğuşundan kırk beş
dakika sonra) istiğfar, tefekkür ve Kur'ân okuyarak
beklerlerdi. Aynı şey ikindi-akşam arasında da yapılırdı.
Sabah namazı kılındıktan ve ism-i Celâl okunduktan
sonra, başta Şeyh veya Aşçı Dede, Sultan Veled Postu'na,
dedeler de kıdem sırasına göre, meydandaki postlara
otururlardı. Herkes yerini aldıktan sonra, iç Meydancısı
tarafından baklava şeklinde kesilmiş ve kızartılmış
birer lokmalık ekmek parçaları, bir tepsi içinde
dolaştırılır, ardından birer sade kahve sunulurdu.
Bundan sonra topluca murakabeye varılırdı. Murakabe,
Şeyh'in veya Aşçı Dede'nin "Nasr (izâ câe nasrullahi
ve'l-feth) suresini okumasıyla sona erer, ardından
şu gülbank okunarak herkes hücresine çekilirdi:
"Sabah-ı şerîf hayrola, hayırlar fethola, serler
def ola, ashâb-ı hayratın rûh-ı revanı handan u
ve şad, kulûb-ı âşıkân küşâd, demler safâlar müzdâd,
dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems, kerem-i İmâm
Ali, hû diyelim hû".
SABIK:
Arapça, önceki, geçen, anlamına ism-i fail. Sabık,
hallere sahib kişiye denir. Bu durumdaki kişi, Allah'ın
muradı karşısında, kendi isteğinden vazgeçmiştir.
Sâbık'ın Allah'a heybet üzere ibadet ettiği, Rabbisini
unutmadığı, belâlardan lezzet aldığı söylenir. Bu
ise, sufînin halidir.
SABIKA:
Öne geçen, önceki manasında, Arapça bir kelime.
Kâşânî bu terimi şöyle tarif eder: Kur'an-ı Kerim'de
"inananlara Rableri katında yüksek makamlar
bulunduğunu müjdele" (Yunus/2) âyetinde işaret
edilen ezelî inayete 'sabıka' denir.
SABÎHU'L-VECH:
Arapça, parlak ve güzel yüzlü anlamında
bir tamlama. Kâşânî, Allah'ın Cevvâd (çok cömert)
ismine mazhar olan ve bunu kendinde gerçekleştiren
kişiye, sabîhu'l-vech tâbirini kullanır. Camiu's-Sağîr'de
bu konuda bir hadis zikrolonur: "Hayrı, güzel
yüzlülerden isteyiniz".
SÂBİRİYYE:
Hoca Alâeddin Ali Ahmed Sâbir (ö. 690/1291) tarafından
kurulan bir tasavvuf okulu. Çiştiyye'nin kollarından
biridir.
SABR:
Birini bir şeyden alıkoymak, hapsetmek, tutmak,
dayanmak, sabretmek vs. gibi anlamları olan Arapça
bir kelime. Başına gelen belalara, sıkıntılara dayanmaya
sabır dendiği gibi, Allah'a ibâdette devam ve isyandan
sürekli kaçmaya da sabır denir. Sabr, musibetle
karşılaşıldığında, ilk anda olur. Sabır için çeşitli
dereceler vardır: 1. Sonunda karşılaşacağı nimetleri
düşünerek belâlara sabır etmek. 2. Allah'ın cezalandırmasından
korkarak, günaha girmekten kaçınmaya sabretmek,
3. Tâat ve ibâdette nefse gelen ağırlığa sabretmek.
Kur'ân-ı Kerim'de, kulun çeşitli dayanıklılık testlerine
tâbi tutulduğunu gösteren pek çok ayet olup onlardan
biri şudur: "Andolsun ki sizi biraz korku,
açlık mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma
(fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey! Hz. Muhammed
a.s) Sen, sabredenleri müjdele" (Bakara/155).
Sabrın mukabilinin cez, olduğu söylenir. Sabır konusunda
çeşitli atasözü ve deyimler vardır:
Sabr-ı
cemîl : Yusuf Suresinde Hz. Yakub(a)'un, hüzün ve
şikayetini kullara değil, sadece Allah'a yapması,
insanlara şikâyetlenmemesi şeklinde olan sabıra,
sabr-ı cemîl, yani güzel sabır denir. Mutasavvıflar,
belânın Allah'tan geldiğini, insanlara sızlanmanın,
dertlenmenin, bir tür Allah'ı şikâyet mânâsına gelebileceğini
söylerler. Râdıye ve mardıyye mertebelerinde irâdesini
Allah'ın irâdesine teslim eden kulun, O'ndan gelen
iyi, kötü her şeyi "el-hayru fimahtârahullâh"
(Hayır, Allah'ın seçtiği şeydedir) espirisiyle değerlendirmesi
gerekir.
Sabreden derviş muradına ermiş : Burada derviş,
hem fakir kimse, hem de sufî anlamına gelir. Her
ikisi de sabrettiğinde, sonunda mutlaka hedefe ulaşacaklardır.
Sabır
acı, meyvesi tatlıdır : Bu atasözü, sabrın sonunda,
mutlaka iyiliğe kavuşulacağına, ancak bunun için
biraz sıkıntı çekilmesi gerektiğine işaret vardır.
Nitekim âdetullah da böyledir. Önce zorluk ve sıkıntı
(usr) sonra, kolaylık ve iyilik (yüsr). inşirah
suresinde, bu husus, önemine binaen yinelenerek
zikredilmiştir: "Muhakkak her zorlukla beraber
bir kolaylık vardır, Muhakkak her zorlukla beraber
bir kolaylık vardır" (inşirâh/4-5).
Sabırla
koruk helva olur, dut yaprağı atlas : Bu söz de,
koruğun zamanla üzüm, dut yaprağının da kendisini
yiyen ipek böceğinin karnında ipek haline dönüşeceğini
bildirir.
Sabırlı ol da, molla desinler : Mollalık, uzun yıllar
ağır bir eğitim-öğretim sonucu elde edilir ve büyük
bir sabır ister. Bu da sabırla okuyup ilim tahsil
etmeyi öğütleyen bir atasözüdür.
Sabrın
sonu selâmettir : Bu söz, sabırla pek çok sıkıntıdan
kurtulmanın mümkün olacağını ifade eder.
Sen
adli zulüm sanma.
Teslim
ol oda yanma.
Sabret
sakın usanma.
Mevlâ
görelim n'eyler,
N'eylerse
güzel eyler.
Deme
şu niçin şöyle,
Yerincedir
ol öyle,
Bak
sonuna sabreyle,
Mevlâ
görelim n'eyler,
N'eylerse
güzel eyler.
Erzurumlu
İbrahim Hakkı
Sabır,
ferdin toplum hayatında, uyum ve düzen açısından
büyük önem arzeder. Zira her güzel ahlâkın başı
sabırdır. Önemine binâen sabırdan türetilmiş çeşitli
anlatımlar, Kur'ân-ı Kerim'de 103 yerde geçmektedir.
Allah'ın güzel isimlerinden biri de es-Sabûr'dur.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|