Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (N)
..:: 1 ::..
NÂDİ
ALİ: Yetiş yâ Ali, anlamında Arapça bir
söz. Bektaşîler ve kızılbaşların vird olmak üzere
okudukları söze, Nâdi Ali denir. Bektaşî geleneğine
göre, Uhud harbinde Rasûlullah (s)'ın canı sıkılmış
ve Cebrail'den öğrendiği "Nâdi Ali"yi
okumuş. Hz. Ali de bunu duyunca "lebbeyk"
diyerek atılmış, gazileri savaşa teşvik etmiştir.
Nasru'l-Ashâb adlı eserde bu Nâd'ın Zogayl-ı Huzâî'ye
ait olduğu kaydedilir. Şeyhu'l-İslâm Ebussuud Efendi'nin
konuyla ilgili fetvası da, bunu te'yid eder. Gaybî,
Nâdi Ali'yi şerhetmiştir. Hadis literatürünü taradığımız
zaman, Nâdi Ali diye bir kayda rastlayamadık. Bu
nedenle, mezheb tervici için, bu sözün Hz. Resûlullah
(s)'a yakıştırılmış olması kuvvetle muhtemeldir.
Nâdi
Ali şudur:
Nâdi
Aliyyen mazhara'l-acâib
Tecid-hu
avnen leke fi'n-nevâib
Kullu
hemmin ve ğammin seyencelî
Bi-velâyetike
yâ Ali, yâ Ali!
Tercümesi:
Harikulade
şeylerin mazharı Hz. Ali'ye seslen
Ki
onu musibetti anlarda sana yardımcı olarak bulasın.
Her
türlü üzüntü ve keder silinir
Senin
veliliğinle ey Ali, Ali!
NAFİLE:
Ganimet malı, bağış, hibe, gerek olmaksızın yapılan,
nafile anlamlarını ihtiva eden Arapça bir kelime.
Farz ve vacipten fazla olarak yapılan ibadetler.
Nafileler, tasavvuf erbabı için büyük önem arzetmekle
birlikte, hiç bir zaman farzın üzerinde tutulmaz.
Yani Pazartesi, Perşembe sünnet orucunu hiç terketmeyen
bir sûfinin, Ramazan orucunu terkettiği veya hafife
aldığı tasavvuf tarihinde görülemez. Abdest şükür
namazına, teheccüde devam eden bir sûfî'nin değil
farz namaz, vaktin sünnetlerini bile (hatta ikindi
gibi gayr-i müekked sünnet olsa bile) kaçırmazlar.
Hallâc-ı Mansur'un, farz namazlara Allah'ın şe'airi
olması açısından gösterdiği vera'ya dayalı saygısı,
gerçekten çok ilginçtir. Hallâc-ı Mansûr, her farz
namazını, vakti girmeden gusul abdesti alır ve o
abdest ile kılardı. Bu takvadan öte vera'dır. Sûfiler
hakkında yanlış anlaşılan hususlardan biri, işte
budur. Tasavvuf konusunda ihtisas sahibi kişilerin
dikkatlerinden kaçmayan bu husus, konuya uzak kişilerce
maalesef yanlış anlaşılmaktadır.
NAĞM:
Gizli söz, tatlı melodi anlamında Arapça bir kelime.
Vecd, bazen kelimelerin manasının anlaşılmasından
ortaya çıkar. Bu durum, bazan da sırf nağme ve güzel
makamdan zuhur eder. Ruhanî alem, güzellik ve iyiliklerin
toplandığı yerdir. Dinlenen gazelin nağmesi en az
manası kadar, bu ruhanî âlemi harekete geçirir.
Ve kişinin vecde ulaşmasına sebep olur. Sema'da
müziğin nağmeleri önemlidir. Bu sebeple, büyük müzik
ustaları hep mutasavvıflar arasından çıkmıştır.
NAHNU
BİLÂ NAHNU:
Arapça, bizsiz biz demektir. Hakk'ın fiilerini gören
sâlikin başka fail görmemesi. Kendi benliğinden
fanî olan sâlik, Hakk'ın benliğinden haber vermektedir.
Salikin kendi benliği Hakk'ın benliğinde fani kılması.
Allah'ta fânî oluş.
NAKÎB:
Arapça, bir topluluğun reisi, büyüğü, başkan, kabile
reisi, kaptan, orduda bir rütbeyi ifade eden sözcük.
Tekkelerde, şeyh vekili unvanını taşıyan kimselere
nakîb denir. Bunlar, manevî eğitimde mesafe almış
kişilerdir. Çoğulu nukabâ'dır. Rufaî, Sa'dî ve Bedevî
tarikatlarında, nukabâlık rütbesinden önce nakîblik
vardır. Bunlar, mukabele denilen toplu zikir törenlerinde,
kuşak (şed) kuşanır, hizmette bulunurlar.
NAKL-İ
KÜFÜR, KÜFÜR DEĞİLDİR: Kelime-i küfrü,
bir başka şahsa naklen söylemek küfür değildir.
Küfür olabilmesi, o sözün söyleyen tarafından tasvib
edilmesine bağlıdır. Bu konuda Oğlanlar Şeyhi İbrahim
Efendi şöyle der: "Vahdete ait söz söylemek
gerektiğinde, başkasından naklediyormuş gibi söyleyin.
Nakl-i küfür, küfür olmaz mes'elesine binâen, bu
şekilde selâmette kalırsınız" (Sohbetnâme).
NAKŞBENDİYYE:
Nakış yapmayı ifade eden Farsça iki kelimenin birleşmesiyle
oluşmuş bir sözcük. Hoca Muhammed Bahâeddin Nakşbend
(k)'in (ö. 1397) kurduğu, gizli zikir esasına dayalı
bir tasavvuf okulu. Günümüz Anadolu'sunda Hâlidiyye
adıyla varlığını sürdürmektedir.
NÂKÛS:
Arapça, çan demektir. Cem makamı. Salikin tevbe
ile ibâdete yönelmesini sağlayan uyanış. Tefrika
makamını hatırlama.
NÂLE:
Farsça, inleme demektir. Münacât, Allah'a yakarma.
Nâle-i zîr: Hafif sesle, mırıltı halinde Allah'a
sızlanma. Ayn-ı mahabbet: Öz sevgi, Nâle-i zar:
Sevgi arayışı. Gece karanlık ve ıssız yerler, insanlardan
uzak, sessizlik içinde, sevginin uyanık tuttuğu
seherî denilen kimselerin, Allah ile özel bir saatleri
vardır. O, tam anlamıyla bir mahremiyet ânıdır.
Âşık o saatte ağlar, sızlar, boynunu büker, secdelerde
gözyaşlarıyla, yerleri sular, o anda o, "ümmetî,
ümmetî" sırrına mazhar olarak cümle ümmet-i
Muhammed (s) için dualar eder. Bu serüven, bir kaç
gecelik değildir. Ömür boyu sürer. Sûfî o halde,
dostu ile sohbettedir, O'nunla dertleşir, hâlleşir,
iki dost arasında ne konuşulacak ise onları konuşur.
Bu hal yazılmakla değil, seherlerde (sabah namazının
vaktinin girişinden iki üç saat önce) yaşanmakla
bilinir. Yaşanmanın dışında ne yazarsanız yazın,
uzaktan seyredilen güzel bir gülün, insan üzerinde
bıraktığı intibâdan daha fazlasını elde edemezsiniz.
Tasavvufî hallerin hepsi, psikolojik olaylar gibi
sübjektif değer taşır, bilinebilmesi için, anlatılan
hâlin, bizzat öğrenmek isteyen kişi tarafından,
yaşanması gerekir. Ömrünün son on senesinde uykusunu
kaybeden Mevlânâ'nın içinde bulunduğu hâli anlamak
için, en az onun kadar âşık olmak gerek. Yoksa,
onun uykusuzluğunun sebebini anlamak mümkün değildir.
Hülâsa; tatmayanlar, tasavvufu bilemeyecekler, anlayamayacaklar,
bilmeme ve anlamamaya da devam edeceklerdir.
NA'LEYN:
Arapça, iki ayakkabı demektir. İki ayakkabıdan kasıt:
Rıza-gazab, kahr-lütuf, celâl-cemal gibi Hakk'a
ait birbirine zıt sıfatlardır, iki ayakkabıyı çıkarmak,
dünya ve âhireti terketmek demektir. Hz. Musa (a)'nın
Tur Dağında mazhar olduğu şu hitap gibi: "Ey
Musa iki ayakkabını çıkart at, çünkü sen, mukaddes
bir yerdesin" (Tâhâ/12). Sûfilerce mukaddes
vadiye erenler, kıyasın iki öncülüne gerek duymazlar,
zira sonuç, onlara açıkça ayan beyan ortadadır.
NALLA
MIH ARASI : Sıkıntı
ve gönül darlığını ifade eden bir deyim. Bu hale
sûfîler, kabz derler; bu kelime iç sıkıntısı, tutukluk
ve daralmayı ifâde eder. Kabz'dan sonraki ferahlık,
huzur ve genişlik haline de bast denir. Allah'ın
el-Kâbız ve el-Bâsıt isimleri, Bakara suresinin
245. âyetindeki, "yakbıdu" ve "yebsütu"
(daraltır, genişletir) fiilleriyle ele alınırsa,
bu iki zıt hâlin, Allah'tan kaynaklanan (Allah vergisi)
durumlar olduğu anlaşılır. Sûfiler kabz (tutukluk)
hâlini anlatırken "nalla mıh arasındayım, nalla
mıh arasında kalmıştım" ifadelerini kullanırlar.
NÂM:
Farsça, isim demektir. Mevki, makam ve şöhret âfettir.
Hicâb, perde. Kötü isim yapma. Melâmet.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|