Geri
TASAVVUF DÖNEMİ
..:: 1 ::..
l-
H.III-IV, M. IX-X. Asırlarda Tasavvuf
H.
III.-IV, M. IX.-X. asırlar tasavvuf târihinde yüzyıllar
boyu kendilerine bağlanılan büyük mutasavvıfların
yetiştiği önemli bir dönemdir. Bu asırlar, İslâm
siyâsî, içtimaî ve ilimler târihi açısından büyük
önem taşımaktadır. Abbasî devletinin gelişme dönemi
sayılan bu yıllar, Bağdad ve çevresinin ilim merkezi
hâline geldiği yıllardır. Muhtelif kavim ve kabilelerin
birbiriyle kaynaşıp tanıştığı ve muhtelif kültürlerin
buluştuğu bir dönemdir. Bâtınîlik ve Karmatîlik
gibi bâtıl cereyanlar, Mâtürîdîlik ve Eş'arîlik
gibi ehl-i sünnet kelâm mezhepleriyle Hânefiyye,
Mâlikiyye, Şâfiiyye ve Hanbeliyye gibi amelî mezhepler
ve ardından felsefî cereyanlar hep bu asırlarda
ortaya çıkmışlardır. Bu asırlarda Şîa'nın belli
ölçüde teşkilatlanmış olduğu hesaba katılırsa, bu
yüzyıllar hem siyasî, hem içtimaî, hem de dînî açıdan
son derece hareketli bir dönemdir.
Bu
asırlar tasavvufun fıkıh, kelâm ve hadîs gibi ilimlerden
ayrılıp inkişâf ettiği tekâmül devresidir. İlk tasavvufî
eserler bu dönemde kaleme alındığı gibi, ilk tasavvuf
kavramları da bu dönemde kullanılıp yaygınlaşmaya
başlamıştır. Tasavvuf, tahalluk (eğitim) ve tahakkuk
(keşf ve ma'rifet) boyutuyla bu dönemde büyük bir
gelişme göstermiştir. Bu dönemin mutasavvıfları
insan rûhunu tahlil etmekte; ona ârız olan hâlleri
beyan ederek geçeceği makamlardan bahsetmekte, kalb
tasfiyesi ve nefs tezkiyesi gibi konuları gündeme
getirmektedir. Fenâ ve bakâ kavramlarıyla ittihad
fikri ilk defa bu asırlarda Hallaç (ö.309/921) ve
Bâyezid (ö.262/875) gibi mutasavvıflarca ifâde edilmiştir.
Râbia
ile başlayan sevgi ağırlıklı tasavvufî düşünce Ma'ruf
Kerhî ile gelişmiş, H. III. ve IV. asırda tasavvufî
telakkilerin ağırlıklı konusu hâline gelmiştir.
II. asırda Hasan Basrî ve talebelerince temsil edilen
Basra mektebinin hüzün ve korkuya dayalı tasavvuf
telakkisi III. asırda artık yavaş yavaş yerini aşk
ve muhabbete bırakmıştır. III. asırda yetişmiş ve
eserleriyle daha sonraki dönemleri etkilemiş bulunan
Hâris el-Muhâsibî'nin de sevgi üzerine eser yazması
veya eserlerinde sevgiye özel bir bölüm ayırması,
bu dönem tasavvufunun "sevgi damgası"
taşıdığını gösterir.
Hicrî
ilk iki asrın zâhid-sûfîleri genellikle Basra, Kûfe
ve Horasan'dan yetiştikleri hâlde III. ve IV. asrın
mutasavvıfları İslâm memleketlerinin hemen her tarafından,
tasavvufun değişik boyutlarıyla temâyüz edip yetişmişlerdir.
Basra, Kûfe ve Horasan, tasavvufî canlılığını sürdürürken,
Mısır, Nişabur, Şam ve özellikle Bağdad bu asırlarda
büyük mutasavvıflar yetiştirmiştir.
Basra'da
Sehl b. Abdullah Tüsterî (ö.283/896), Kûfe'de İbn
Semmâk (ö.183/799), hicrî üçüncü yüzyılın mutasavvıfları
arasında sayılırken, Horasan'da Ahmed b. Harb (ö.234/848),
Hâtim-i Esamm (ö.237/851), Ahmed b. Hadraveyh (ö.240/854),
Ebû Türâb Nahşebî (ö.245/859), Ebû Abdullah Siczî
(ö.III./IX.asır), tevekkül ve fütüvvet ağırlıklı
Horasan tasavvufunun temsilcilerini oluşturur. Horasan'da
bu yıllarda gelişen fütüvvet genellikle şecaat,
mürüvvet, sehâvet ve kerem anlamları taşımakla birlikte,
îsâr, kendini hizmete fedâ, başkalarına eziyet vermemek,
iyiliği yaymak, sızlanmayı bırakmak, makam tutkusundan
uzaklaşmak ve nefsle savaşmak gibi anlamlar kazanmıştır.
Bu
asırlarda Horasan ve Mâverâünnehr bölgesinde yetişen
mutasavvıfların önde gelenlerinden biri 'Hakîm Tirmizî'
diye maruf olan Ebû Abdullah Muhammed b. Ali (ö.320/932)'dir.
Hânefî fıkhını ve İslâm'ın zâhirî ilimlerini tahsil
eden, hadîs ilminde de belli bir yeri bulunan Hakîm
Tirmizî, Tasavvufta özellikle "Velâyet"
konusunda yazdığı Hatmu'l-Velâye adlı eseriyle dikkat
çekmiştir. İbn Arabî onun eserlerinden yararlanmıştır.
Hakîm Tirmizî, mutasavvıflar arasında felsefeyle
meşgul bulunanların ilklerindendir.
2- H. III ve IV. Asırlardaki Tasavvuf Mektepleri
a.
Nişabur Mektebi, Fütüvvet
ve Melâmet
Hicrî
II. asır'da tasavvufun önemli merkezlerinden biri
olan Horasan'ın yanısıra, III. asırda Nişabur'un
da "fütüvvet ve melâmet" özellikleriyle
tanınan bir merkez hâline geldiği görülmektedir.
Bu asırlarda, bu bölgede yetişen mutasavvıfların
başlıcaları, Bâyezid Bistâmî, Yahyâ b. Muâz Râzî,
Ebû Hafs Haddâd ve Hamdûn Kassâr'dır.
Bâyezid
Bistâmî, sekri sahvına, mahvı isbatma gâlip ve şatahât
üslubuyla konuşan bir sûfîdir. Bu yüzden sözleri
bazan kendisi hakkında bir takım endişeler uyandırmıştır.
Onun 'Sübhânî mâ a'zame şânî" (Ben kendimi
tesbih ederim, benim şânım ne yücedir!) "Leyse
fi cübbetî sivallâh" (Cübbemin içinde Allâh'tan
başkası yok) sözleri, ilk vahdet-i vücûd terennümleri
sayılabilir. Bâyezid fenâya erişini şöyle anlatır:
"Beni bir kerre karşısına aldı ve dedi ki:
"Ey Bâyezid, halk Beni görmek istiyor."
Ben de dedim ki: "Öyleyse beni vahdâniyetinle
süsle, benliğini giydir, ahadiyyete erdir. Halk
Senin sıfatlarını görünce Seni gördük desinler.
O zaman Sen, Sen olursun, ben ise orada bulunmam."
Bâyezid
bu sözleriyle "fenâ fillâh" ile benlikten
geçmeyi mânevî sekr hâlini anlatmaktadır. Bâyezid,
tasavvuf kavramlarına "sekr" kavramını
kazandırmış ve bu kavram muhabbet ve aşk kelimelerinin
yanında önemli bir yer tutmuştur.
Nişabur'dan
yetişen sûfîlerden biri olan Yahyâ b. Muâz Râzî
(ö.258/871), Bâyezid'in hem hemşehrisi hem de çağdaşıdır.
O da fenâ, vecd ve sekrden bahseden, "aşk sarhoşu"
deyimini kullananlardandır. Râbia'dan sonra Allâh
sevgisi konusunda Ma'rûf kerhî gibi, açıkça söz
söyleyenlerin ilklerindendir. Onun muhabbet anlayışı
huşû, huzû ve Allâh'a teslîmiyet gibi fazîletlere
dayanır. Ona göre muhabbetin hakîkati, vuslatla
artmaz, hicrânla azalmaz. Yahyâ, muhabbetten başka
mârifetten de bahseden ve Hakk'ın mârifetini halkın
mârifetinden üstün sayan bir sûfîdir. Hakk'tan uzaklaşmayı/fevt,
halktan uzaklaşmayı mevt diye adlandırır, fevti
mevtten daha kötü görür. Çünkü fevt, gafletle fırsatı
kaçırmak, insan ile Allâh arasındaki bağlantıyı
kesmektir. Mevt ise halk ile alâkayı kesmek, Hakk
ile irtibatı sağlamlaştırıp mârifetullâha ermektir.
Yahyâ
b. Muâz, Bâyezid gibi sekri esas alan tasavvufî
görüşün sâhibi olduğu hâlde, zühdün esası sayılan
temel ilkelere sıkısıkıya bağlıydı. Zâhidliğin az
uyumak, az konuşmak, az yemek ve halvetle tamamlanabileceğini
söylerdi.
Bâyezid
ve talebesi Yahyâ "sekr"in savunucusu
oldukları hâlde, onlarla çağdaş sayılan Bağdad mektebinin
güçlü temsilcileri Cüneyd ve arkadaşları sekr yerine
"sahv" ve temkinden yana olmuşlardır.
Horasan
asıllı Nişabur sûfîlerinden biri de Ebû Hafs Haddâd
(ö.270/883)'dır. Tasavvufu "Edepden ibârettir."
diye tanımlayan Ebû Hafs, Horasan mektebinin fütüvvet
telakkisini benimseyen, hac yolculuğu sırasında
Irak ve Hicaz bölgesindeki sûfîlerle görüşen ve
onların fikirlerinden de etkilenmiş bulunan bir
mutasavvıftı. Fütüvveti "Başkalarına insafla
muamele etmek ve başkalarından insaf etmelerini
beklememek" diye tanımlar ve fütüvvetin sözle
değil, fiil ve tatbîkatla gerçekleşebileceğini söylerdi.
Nişabur
mektebine mensup mutasavvıflar, Basra mektebinden
etkilenmekle birlikte, daha çok Horasan mektebinin
tesiri altındaydılar. Aslında tasavvufî ekoller,
gerek kaynaklarının aynı oluşu, gerekse devamlı
münâsebetleri sayesinde, dâimâ birbirlerinden etkilenmişlerdir.
Hamdûn
Kassâr (ö.271/884) ile Nişabur'da ortaya çıkan "melâmet"
fikri, Irak'ta ve diğer bölgelerde gelişen zühd
ve tasavvuf hareketine bir tepki mesâbesindeydi.
Melâmiler Irak tasavvufunu daha çok şekil, kisve
ve zâhirî şartlar ağırlıklı bir ekol olarak görürken,
melâmet fikrini dînî ve içtimaî merasimlere karşı
bir tepki olarak değerlendirmekteydiler. Melâmet
genellikle, "nefsi dizginlemek, kınamak, itham
etmek, kendine âit ibâdet ve tâatları azımsamak"
şeklinde anlaşılır. Bu yüzden melâmet fikri selbî
düşünceye daha çok ağırlık verir. Melâmetî, zemm
ve levm fiillerinden bahsettiği kadar sena ve medih
fiillerinden bahsetmez. Riyâyı anlattığı ve çirkinliklerinden
bahsettiği kadar ihlâstan söz etmez. Bu düşünceye
sâhip kişiler, amellerinin eksiklik ve kusurlarını
anlatmayı amellerinin güzellikleri konusunda söz
etmeye tercîh ederler. Bu yüzden melâmet "sahv"
yolunu benimseyen, halvetten çok celvete önem veren
bir anlayıştır. Nişabur'da gelişen melâmet anlayışının
ilk tabakasını Hamdûn Kassâr ve Ebû Osman Hîrî (ö.298/910);
ikinci tabakasını Mahfuz b. Mahmûd Nişâbûrî (ö.303/915),
Ebû Muhammed Murtaış (ö.328/939), Abdullah b. Münâzil
(ö. 329/940); üçüncü tabakasını da Ebû Bekir Nişâbûrî
(ö.360/970), Ebu'l-Huseyn Ali b. Bundar (ö. 350/961),
Ebu'l-Hasan Bûşencî (ö.348/958), Ebû Amr İsmail
b. Nüceyd (ö.366/976) teşkil eder.1
___________
1. bk. Afîfî, el-Melâmetiyye,
s., 44 vd.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|