Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (M)
..:: 1 ::..
MA'ARIF:
Arapça, el-ma'rife kelimesinin çoğuludur. Lügatta
arkadaş ve çehrenin görünen yeri, marifetler, bilgiler
vs. gibi anlamlan ihtiva eder. Sûfilerin vehbî bilgilerine
ma'rifet denir. Sûfi, sohbette, kalbine doğan ince
manaları dile getirir, anlatır. Bu sözler bir kitap
haline getirilir. Buna o sûfinin "Ma'ârif"
i denir. Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'nin
"Maa'rif" adlı eseri meşhurdur.
MA'DÛM:
Lügatta yok olmuş, kaybolmuş, gayr-i mevcud anlamlarına
gelen Arapça bir kelime. Bulunmayan ve vücudu mümkün
olmayan şeydir. Bir şey var iken yok (ma'dum) olursa,
onun vücudu mümkündür ve buna mefkûd denir. Ma'dum
denmez. Âlemin iki tarafı adem olan bir vücudu vardı,
denmiştir. Çünkü o, mevcuttur.
MAGRİBİYYE:
Muhtemelen İran'lı şâir Mağribî (ö. 1406)'nin talebelerine
isnad edilen bir tasavvuf okulu.
MAĞRİBU'Ş-ŞEMS:
Arapça, güneşin battığı yer demektir. Kâşânî'ye
göre, Hakk'ın ta'ayyünler ile, ruhun da cesed ile
örtülmesi demektir.
MAĞZ-I
KUR-ÂN: Lügatta Kur'an'ın özü demektir.
Arapça bir kelimedir. Kur'an'ın sırrı ve bâtınına,
Kur'an'ın özü denir. Mevlânâ'nın Mesnevî'si için
bu tabir kullanılır.
Gaybî
senin sözlerin Hak nurudur bilene,
Her
demde her kelâmın Mağz-ı Kur'an'dır dediler.
Gaybî
MAHABBET:
Arapça, sevgi, aşk demektir. Tasavvufta mahabbetin
hakikati, herşeyini sevdiğine bağışlaman, kendine
de sende olan hiçbirşeyi bırakmamandır. Mahabbet
ehli üç haldedir: Âmmenin mahabbeti: Bu fiilî bir
sevgidir ve Allah'ın kendilerine ihsan etmesinden
kaynaklanır. Hz. Peygamber (s) bu konuda şöyle der:
"Kalplerin, kendilerine ihsan edeni sevme özelliği
vardır", ikincisi; sıfatî aşkın hâlidir. Kalbin
Allah'ın gınasına, celaline, azametine, kudretine
ve ilmine bakmasından kaynaklanır. Bu havassın,
sadıkların veya tahkik ehlinin mahabbetidir. Bu
konuda Hüseyn en-Nurî şöyle der: "Mahabbet,
perdelerin yırtılması, sırların ortaya çıkmasıdır."
Üçüncüsü; zatî mahabbetin hâlidir. Bu, illetsiz
olarak, Allah'ı sevmenin kadîm olduğunu bilmekten
ve anlamaktan doğar, işte bu şekilde Allah'ı bir
sebebe bağlı olmaksızın, seviniz. Bu şekildeki sevgi
sıddîkler ve âriflerinkidir."
Mahabbetin, başlangıçları ve gayeleri itibariyle
on kısma ayrıldığı söylenir. Bunlardan beşi, sâlik
ve muhiblerin makamlarıdır. Bunlar sırayla; ülfet,
hevâ, hülle, şağf ve vecddir. Aşıkların makamlarına
gelince, onlar da şunlardır: Garaim, iftitân, veleh,
dehş ve fenadır.
Mahabbetten
Muhammed (s) oldu hâsıl
Mahabbetsiz
Muhammed'den (s) ne hâsıl.
Pir
Sultan Abdal'ın, mahabbet konusundaki bir dörtlüğü
şu şekildedir:
Dîdâr
ile mahabbete doyulmaz,
Mahabbetten
kaçan insan sayılmaz.
Münkir
üflemekle çerağ söyünmez.
Tutuşunca
yanar aşkın çırası.
Konu
ile ilgili bazı sözler ise şunlardır:
Mahabbet
şirket (ortak) kabul etmez: Allah'tan başka hiçbir
şeyi sevmemeyi ifade eder. Casiye/23'te diğer istekler
yerilerek "nefsinin hevasını kendisine ilah
edineni görmedin mi?" denir. Bu ayet Furkan/43'te
de aynen geçmektedir.
Kuru
muhabbet: Sevmenin karşılıksız olduğunu ifade etmek
için kullanılan bir sözdür. Son devir ünlü Halvetî
şeyhlerinden Fatih türbedârı Hacı Ahmed Amiş Efendi
(ö. 1920) "bu yolun sermayesi kuru mahabbet"
sözünü söyledikten sonra, bunu şöyle açıklarmış:
"Mahabbetin yaşı olur mu? Olur ya! Görmüyor
musun, babam ölse de, yerine geçsem, diyen şeyh
oğullarını."
Mahabbet
meclisi : Sohbet meclisine bu isim verilir. Bu meclis,
irfan ve edeb meclisi olduğu için, katılanların
bilgisi artar.
Mahabbetten
kaçan insan sayılmaz: Sevginin insan için kaçınılmaz
ruhî bir öğe olduğunu anlatmak için kullanılır.
MAHABBET-İ
ASLİYYE: Arapça, asli sevgi anlamına gelen
bir tamlama. Allah'ın zatına olan mahabbet.
MA
HALAKALLAH: Allah'ın yarattığı anlamında
Arapça bir söz. Mecazî olarak kalabalık manasında
kullanılır. Bunun yerine "mâ haşarallah"
sözü de kullanılır.
Oldu
bu hadise nâgâh âna.
Üstüler
mahaşarallah ana.
Yahya
MAHBÛB:
Arapça, sevilmiş anlamında bir kelime. Muhib ve
mahbûb aynı şeydir. Mahbubiyyet ve muhibbiyyet cihetleri
fani olunca, sevgi Allah'ın zâtına perde olmaktan
çıkar. Muhibbiyyet ve mahbubiyyet başlangıcı, anlaşılması
zor bir şeydir. Zira muhib, mahbûba çekilişinin
öne geçişi iledir. Bu durumda o, mahabbeti sebebiyle,
mahbûba cezb olunmaktadır. Her muhib, mahbûb, her
mahbûb muhibdir. Bu yönden muhib, nefsindeki mahbubunun
özelliklerini konuşur.
MAHFİL:
Arapça, toplanma yeri demektir. Camilerde özel tahsisli
kısım. Padişah için yapılanlara hünkâr mahfili,
müezzinler için olanlara da müezzin mahfili denir.
Cehrî zikir yapılan tasavvuf okullarında, zikir
esnasında, bu mahfillerde çeşitli müzik enstrümanları
çalan, ilâhi söyleyen bir heyet yer alırdı. Tekkelerin
ana zikir salonunda bu bölüm, kıblenin karşı istikametinde
bulunurdu. Bu kelime, yanlış olarak "mahfel"
şeklinde kullanılmaktadır.
Döner
bir hâfız-ı mahfil nişîn-i nağme perdâze
Serâğâz
eyledikçe andelîbân âşiyân üzre.
Nef'î
MAHFUZ:
Arapça, korunmuş, hıfzedilmiş anlamına bir kelime.
Allah'ın söz, iş ve istekte kendisine karşı gelmekten
koruduğu kişiye denir. Bu gibi kişiler, Allah'ın
rızasına uygun düşmeyen bir laf söylemez, herhangi
bir iş yapmaz. İstediği de, Allah'ın rızasına uygunluk
arzeder. Kâşânî'nin yaptığı bu tarifle, günahtan
ma'sum olan peygamberlerin durumu farklılık arzeder.
Peygamberler ma'sum iken, velîler mahfuzdur denir.
Ma'sum olan, Allah tarafından günaha girmekten korunması
garanti altına alınmış iken, bu tam garanti veli
için geçerli değildir. Bir gün biri, Cüneyd'e, "ey
Cüneyd! Bir veli zina yapar mı?" diye sordu.
Cüneyd bir süre tefekküre daldıktan sonra şu cevabı
verdi: "Ve kâne emrullahi kaderan makdûrâ"
Yani Allah diledi ise yapar, cevabını verdi: Yine
bu açıdan olmak üzere, Peygamberler su-i hatimeden
emin iken, velîler emin değildirler.
MAH-I
NEV: Farsça, yeni ay demektir. Tasavvufi
eğitime yeni başlayan mübtedîler için, kinaye olarak
kullanılan bir tabir. Bu durumda olan kişi, yeni
doğmuş bir aya benzetilmektedir.
MÂHÎ:
Farsça, balık demektir. Ma'rifet okyanusuna batan
kâmil arife, mâhî denir.
MAHÎT:
Arapça dikilmiş elbise demektir. Öğülmüş sıfatları
kazanarak, yerilmiş sıfatlardan sıyrılmaya işaret
eder.
MAHİYE:
Bir şeyin hakikati anlamında "mâ" ve "hiye"
den meydana gelmiş Arapça bir sözcük. Tasavvuf?
olarak Ümmü'l-Kitâb'a denir. Ümmü'l-Kitâb, Zât'ın
künhünün mahiyetinden ibarettir. Yine bu ifade ile,
üzerine isim, sıfat, vücûd, adem, Hak ve halk ıtlak
olunmayan hakikatların mâhiyetleri vasıtasıyla,
zatın bazı vecihleri tâbir olunur.
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|