Geri
TASAVVUFÎ TERİMLER (K)
..:: 12 ::..
KUBÂBUL-AKTÂB:
Arapça, kutupların kubbeleri demektir. Mevlevî deyimidir.
Konya mevlevihanesinde, Mevlevî kutublarından sultânu'l-ulema
ve onun neslinden gelen (çelebi) yedi velinin mezarının
bulunduğu kubbenin altına, kubâbu'l-aktab denir.
KUBUR:
Arapça, kabirler demektir. Halk, türbelerdeki sandukalara
kubur adı verir.
KUDDİSE
SİRRUH: Arapça bir dua cümleciği: Allah
sırrını kutsal kılsın. Allah dostları için kullanılır.
Allah dostunun kalbi, manevî âlemin gizlilik (sır)
leriyle doludur. Üç boyutlu âlemden şuuri sıçrayışla,
âlemîn denilen farklı boyutlardaki âlemlere yücelmiş
veliler, hakikatin farklı yönlerden görüntüsüyle
karşılaşırlar. Bunları, üç boyutlu deterministik
karakterli şu âlemde sıkışmış, aklı yücelmemiş,
ham ruh anlamaz. Bu yüzden, kalp denilen mezarda
gizli kalması gerekir. Gizli kalmasını göstermek
üzere, böylesi boyutlarda elde edilen mâ'rifetlerin
veya bunların bir kısmı, sır olarak adlandırılmıştır.
Sır, ser'i gerektirir. Yani kelle gider, sır verilmez.
Verilirse, anlamayan dar kalıplarda boğulmuş kimseler
tarafından yerilirler, işte velinin, Kur'an'dan
ibaret olan sırrını, öbür dünyaya götürmesi gerekir.
Bu meta'ın müşterisi azdır. İşte bu tür, kul ile
Allah arasındaki özel oluşumlar mahremdir. Başkası
ortak edilmez, kutsaldır. Allah, sırrın kutsallığını,
gizlendikçe artırır.
KUDDÛS:
Arapça, noksanlıktan münezzeh, çok temiz olan demektir.
Çok mukaddes, her şeyden münezzeh, her vasıf (özellik)
ta mükemmel, tanıma tasvire sığmaz, hiç bir leke
kabul etmez, tertemiz, pak, öyle ki her selâm ve
selâmetin menba ve masdarı, kendisi ayıptan, kusurdan,
eksiklikten, fena ve zevalden, muhataradan salim
olduğu gibi, selâmet arıyanları selamete erdirecek
olan da o...
KUDRET:
Arapça, güç, kuvvet demektir. Allah'tan başkasında
bulunmayan zatî kuvvet. Bunun fonksiyonu, malûmatı,
ilmi gereğe uygun olarak, gözle görülür âlemde ortaya
çıkarmaktır. Bu âlem, tecellinin ortaya çıktığı
yerdir. Yani bu âlem, adem (yokluk) den varlığa
çıkan Allah'a ait bilginin a'yânının zuhur ettiği
yerdir. Kudret; mevcudatı, ademden ortaya çıkaran
kuvvettir. Bu da, rubûbiyyetin kendiyle zuhur ettiği
nefsî bir sıfattır. Bizdeki kudret hadis, Allah'taki
ise kadîmdir. Asıl olan kudret, Kadîm olan Allah'ın
kudretidir.
KUDRET-İ
KÜLLİYYE: Arapça, küllî kuvvet, güç demektir.
Herşeyi yapmaya güç yetiren Allah'ın kudretine,
"kudret-i külliyye" denir.
KUDS,
KUDSİYYET: Arapça olan bu kelime,
kutsallık yani temiz olmak anlamındadır. Velilerin
ilâhî yönü.
KUDÜM:
Tekke musikisi enstrümanlarından biri de, kudûm'dür.
Gövdesi bakır veya pirinçten yapılmış olup, yanyana
iki tane birden olarak kullanılır. Kudüm çanağı,
eskiden dut ağacından yapılırmış. Birisinin üzerine
deve, diğerininkine de merkep derisi gerilir. Zahve
denilen, kemikten yapılmış, uçları yuvarlak iki
değnekle, bu enstrümana yavaş yavaş vurularak usûl
tutulur. Mevleviler arasında yaygın olarak kullanılır.
Bununla ilgili olarak bir anekdot anlatılır. Anekdot,
Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Osman Selâhaddin Efendi'ye
aittir. Yenikapı Mevlevîhanesi'nin yakınındaki bir
köşkte, düğün münâsebetiyle hazır bulunan müzik
ekibinin çifte nâra (kudüm'e benzer) sı patlar.
Çalan çingene, o civardaki mevlevîhanede bunu bulacağını
düşünerek, oraya koşar. Kudumzenbaşı'dan kudüm ister.
Ancak bu yaman çalgıcının isterken, "kudûm-i
şerif" demeyip "çifte nâra" deyişi
de canını sıkar. Ona "çifte nâra demezler,
kudûm-i şerif derler" karşılığını vererek,
kapıdan koğar. Sonra gidip, durumu şeyhe şikâyet
eder. Rind bir zat olan Osman Selâhaddin Efendi,
"neşelerini kaçırmayaydın, vereydin" deyince
kudûmzenbaşı "ama efendim kudûm-ı şerife, bu
çingene çifte na'ra diyor" diye mukabele eder.
Şeyh Efendi de şu karşılığı verir: "Zararı
yok, o, çingene eline düşerse çifte nâra, tekkeye
gelirse yine kudûm-ı şerif olur"
Gel
dergeh-i munlâya da bak gör ne safa var,
Her
bir elem-i mühlike bin derd-i deva var.
Efsâne-i
zühhâd gibi zerk u riya yok
Avâz-ı
kudüm u ney ü tanbur-ı neva var.
Hüseyn
Fahreddin Dede
KUDÛRET:
Arapça, bulanıklık demektir. Mukabili safvettir.
Safvet yakınlık, kudûret uzaklık sayılır.
KÛH:
Farsça, dağ demektir. Hz. Musa'nın tecellilere mazhar
olduğu dağa "Kûh-i Tür" denir. Fena makamı.
Tek renkli olma makamına da Kûh-ı Kâf adı verilir.
Kûh-i Hestî ise, varlık dağıdır, benliktir.
KUL
: Türkçe, köle anlamına gelir, "insan ve cinleri,
ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyat/56)
insan kullukta ilerledikçe, özgürlükte de ilerler.
Zira, insan, ya nefsinin isteklerine, ya da Allah'ın
isteklerine kulluk yapar. İnsanın nefsi, özü, mahiyeti
veya aslı değildir. İnsanın aslı Allah'tandır. Aslına
dönen özgür olur, huzur bulur. Aslından uzaklaşan
yabancılaşma, huzursuzluk ve özgürsüzlük gibi çıkmazlarla
yüz yüzedir, islâm'ın tevhîd dini oluşu, her şeyde
Allah'ı görme, bulma O'na itaat etme, O'nun dışmdakilerden
uzaklaşmadır. Konuyla ilgili bazı atasözleri ve
deyimler, şu şekildedir: "Kulluk kemerini bağlamak":
Tarikata girmek, Allah'a ciddi ciddi kulluk yapmaya
yönelmek anlamınadır. "Kulu kurbanı olmak":
Birini çok sevdiğini belirtmek için kullanılır.
"Bende olmak" maneviyat yolunda, Allah'a
vâsıl edici kâmil bir şeyhe bağlanmak, demektir.
Bu konuda bir şiirde şöyle denir:
Bilmek
istersen eğer meslek-i dervişânı
Sevenin
bendesiyiz, sevmeyenin sultanı.
Allah'la
kul arasında girilmez: "Cenneti parayla vermezler,
ne verirlerse bahaneyle verirler", atasözüyle
irtibattandırılarak anlatılır.
"Kulun
nesi varsa, sahibinindir": Köle, sahibinin
malı olduğu gibi, kölenin sahip olduğu şeyler de
sahibinindir. Kulun tasavvufî bir hal veya makam
olarak kendinde varlık görmemesi gerekir. Yokluk,
çok kıymetli bir hazinedir. Hacı Bayram Camii'nin
Mevlevî meşreb rahmetli imamı Zekai Sarsılmaz, Hocaefendi
mazannadan idi. Dağıtmayı çok severdi. Para cüzdanında
"hiç" ... yazardı. Bunun için "ne
buldularsa kullukta buldular", "Kul olmayan,
sultan olamaz" demişlerdir. Allah'a itaati
tam yapana, cümle mahlukât itaat (teshîr) eder.
Mecazî, maddî, geçici nesnelere sevgi besleyenler,
"Kula kul oldum, ama kurtarınız" diye
insanlardan yardım isterler.
"Kul
sıkılmayınca, Hızır yetişmez": Allah darda
kalana, eğer dilerse, Hızır (a) üzerinden yardım
gönderir. Yardım Hızır'dan değil Allah'tandır. "Kul
kusursuz olmaz, arpa samanıyla, kömür dumanıyla":
Allah'tan gayri her varlığın, mutlaka noksan bir
tarafı vardır. İnsanları veya eşyayı ele alırken
bu yönü unutmamak gerek. "Hak, kulundan intikamın,
gene kul ile alır. ilm-i ledünnü, bilmeyen bunu
kul etti sanır": Allah kuluna belâyı, yine
bir başka kulunu araya koyarak onun vasıtasıyla
gönderir.
KUMARHANE
: Sevgili uğruna başını ortaya koymak. Sâlik kendini
bütün varlığı ile fena kumarhanesine vermezse, mutlak
mânâda fânî olamaz.
KUR'ÂN:
Allah (c) tarafından, Peygamber Efendimize (s) gönderilen
son ilâhî kitap. Bütün sıfatların kendinde kaybolduğu
ilâhî zat, cem ve icmal makamı, Hz. Peygamber (s),
insan-ı kâmil.
<<< ?nceki Sayfa|
Ana
Menü
| Sonraki Sayfa >>>
|